Orhan Pamuk ile Masumiyet Müzesi söyleşisinin tam metni: Kemal aşkı yüzünden, ben edebiyat ve solculuk yüzünden sınıflarımızdan dışlandık

Orhan Pamuk ile Masumiyet Müzesi söyleşisinin tam metni: Kemal aşkı yüzünden, ben edebiyat ve solculuk yüzünden sınıflarımızdan dışlandık

"Benim çok Nişantaşılı arkadaşım var; siyasi zorluklara düştüler. Kemal gibi topluma, kendilerini yetiştiren sınıfa isyan ettikleri için çeşitli solcu örgütlere girdiler, işkenceler çektiler, hayatları dağıldı, yurt dışında yaşadılar. Nişantaşı deyince yalnızca tüketim yapan burjuvaları anlamamak lazım"

Orhan Pamuk ile Masumiyet Müzesi söyleşisinin tam metni: Kemal aşkı yüzünden, ben edebiyat ve solculuk yüzünden sınıflarımızdan dışlandık
Murat Sabuncu (solda) ve Orhan Pamuk

Türkiye ve dünya edebiyatının en önemli isimlerinden, Nobel ödüllü Orhan Pamuk'la Masumiyet Müzesi romanını ve dizisini konuştuk. Aslında biz de onun misafiri olduk. Bu söyleşiyi Masumiyet Müzesi’nde yaptık. Roman, dizi, yönetmen, oyuncular, elbette edebiyat tarihi, felsefe ve siyaset içeren bir konuşma oldu.

- Masumiyet Müzesi dizisi çok konuşuluyor ama kaç sene evvelden gelen bir kitap bu. Kitabın başlangıç aşamasını sizinle konuşarak başlamak istiyorum. Hatta bir kitabınızda okumuştum. Bu romanı yazma fikri 1982 yılında bir aile toplantısında Osmanlı padişahı 5. Murat'ın torunu Şehzade Ali Vasıb Efendi ile tanıştığınızda aklına düşmüş. O  gün o buluşmada hangi cümle ya da hangi an siz harekete geçirdi?

Ali Vasıb Efendi, Osmanlı hanedanı uzun yıllardır Türkiye'ye giremiyordu. Ecevit’in Erbakan'la birlikte çıkardığı bir aftan sonra Ali Vasıb Efendi Türkiye'ye dönebildi. Ben o sırada 30 yaşlarında genç bir romancıydım. Bir aile toplantısında kendisiyle yan yana oturma şerefine ulaştım. Ve otururken düşünüyordum şimdi Osmanlı hanedanı iktidarda olsaydı Ali Vasıb Efendi padişah olacaktı. Ama padişah değildi. Yoksulluk içerisinde Mısır'da Antonyadis Sarayı'nın müze bekçisi, müze yöneticisiydi. Kendisi bana ‘bütün porselenler, tabaklar, gümüş takımlar benim uhdemdeydi’ demişti. Öyle bir şekilde dedi ki sanki bir Osmanlı Padişahı Girit adası bizimiz uhdemizdeydi, der gibi. Bu da beni çok etkilemişti. Çünkü bir yandan da siyasal İslamcı parti onu siyasete sokmaya çalışıyor. Bir yandan ülkemizin gizli servisleri onu kontrol ediyor, siyasete girmesin diye. O onlardan kaçıyor. Aslında Ecevit’e sevgi ve sempati duyuyordu ama siyasete falan girmeye niyeti yoktu. Ama Türkiye'de bir iş arıyordu ve diyordu ki ben Mısır'da müze yöneticiliği yaptım. Lafın ucu oraya bir şekilde geldi ki; ‘Ihlamur Sarayı’nda geçirmiş gençlik yıllarını liseye giderken. Ben de kendisine cesaretle sordum. O sırada Ihlamur Sarayı’nda yaverlerinden bahsediyordu. ‘Ihlamur Sarayı’nda ne yapıyordunuz yaverlerinizle? Yaverlerimle matematik çalışırız dedi. Aynı anda benim aklıma  ‘tink, tink, tink’ bir roman böyle gelir aklınıza. İki şey geldi. O zaman kendisi, Ali Vasıf Efendi Ihlamur Sarayı'nın müze müdürü olsun. O zaman bir adım daha attım kendine. O zaman o müzenin kataloğunu da kendisi yazabilir. O zaman bir adım daha attım. Hayal gücü öyle bir şey. O zaman bir insanın bir bekçisi olduğu ya da rehberi olduğu müzede aynı zamanda sergilenen eşya olması. Kemal'in, Füsun’un durumu budur. Yani bir kişinin bir müzedeki hem koleksiyonu yapan, hem de müzeyi gezdiren, hem müzedeki eşyaları birbirine bağlayan hikâyeyi anlatan… Ali Vasıb Efendi ziyaretçilere şöyle yapacaktır. Efendim ‘işte bu da Osmanlı hanedanının şehzadesinin oturduğu yatak idi’ diyecek. Sonra kırmızı çizgiyi geçecek yatağa yatarak ‘işte efendim burada böyle uyurdum’ diyecekti. Masumiyet Müzesi romanını, sonra müzesini, müzeyle romanı aynı anda yaptım. Bunu 50 kere de söyledim ve de söylemeye devam edeceğim. Aynı anda düşündüm. İlk fikri budur. Bir kişi yaşadığı bir hayattan geri kalmış yataklar, eşyalar, porselenler ile yaşıyor. Bir de matematik dersi vermek. Yaver'den matematik dersi almak. Bakın romanda da dizide de matematik dersi vermek de var. Bütün romancı arkadaşlar böyledir. Bir anda bir fikir gelir aklınıza. Mesele bir romanda bir fikrin gelmesi değil. O fikre inanmak, yıllarca o fikri takip etmek, eşyalar biriktirmek, onu geliştirmek, onu kendine göre değiştirerek romanı ve benin romanımda müzeyi aynı anda yapmak.

- Bir de obje toplama konusu var. Şu an zaten bu söyleşi için sizin müzedeyiz. Nasıl toplandı bu kadar farklı obje?

Bütün bu hikâye kurgusal bir hikâye elbette. Kemal'in müzede sergilediği Füsun’un eşyaları ya da yaşadığı dönemin eşyaları. Masumiyet Müzesi bir küçük müze olarak küçük bir şehir müzesidir de. Ama buradakiler Kemal'in Füsun'a aşıkken topladığı eşyalar değil mi? Ve hikâyede o eşyalar en önemlisi. Birinci eşya işte alt katta gördüğümüz Füsun'un düşen ve ta romanın sonunda Kemal'in fark edemediği erkek kabalığı ya da ilgisizliğiyle fark edemediği kendi aşkına fazla dolu olduğu için küpesi. Bütün bu eşyaların üç dört kaynağı vardır. Onları sayalım. Bir ben aileme, anneme dostlarıma söyledim. Böyle bir roman yazıyorum. Böyle ne bileyim eski örgü şişleriniz, şunlarınız, bunlarınız ne var? Onların dolaplarını karıştırdım. Herkes hem güler, "Ne yapacaksın oğlum bunları? Yapma bir müze. Kim gelir senin müzene?" derler hem de iyi niyetlerle verirdi. Bir; yani demek ki hayattan gelen eşyalar, tuzluklar falan. İki gene buna Marcel Duchamp'ın ya da çağdaş sanatçıların hazır, ‘ready made’ dediği, hazır verilmiş eşyalar yani sokaklarda, dükkanlarda satılan tuzluklar, dönem eşyaları onları benim ailem kullanmadı ya da Kemal'e benzeyen birisinin ailesinden borç almadım ya da hediye edilmedi. Ben onların dükkan dükkan İstanbul'un antikacılarından, antikacı demeyelim, bit pazarlarından topladım. Bir de iftihar ederek söylüyorum. Burası bir müze ama burada sergilenen eşyaların hepsi ucuz. Hiçbir pahalı, değerli bir şey yok. İkinci kategori budur. Üçüncüsü isim. En iyi, en belirgin örneği Meltem gazozudur. Yani bir dönem ayrıntısı büyük gazozlar, büyük uluslararası şirketler Türkiye'ye giriyordu, 60'ların sonunda, 70'lerin başında. Yerel ne diyelim, sodalı içecekler, yerel gazozlar zor durumdaydı ama hala yapılıyordu. Bunların örnekleri var. Ben de romanıma böyle bir şeyi yapmak istedim. Bunun üzerine hayali bir marka icat ettim. Meltem diye. Onun reklam kampanyasını yaptık, şişesini yaptık. Filmini çektik. Alman manken kızı bulduk. Herkes yardım etti. Herkese teşekkür ederim. Ama Meltem gazozu yarı gerçek bir şeydir. Kurgusal bir ready made’dir. Kurgusal bir eşyadır. Bu üç kaynak yani. Bir hayattan ailemden aldıklarım. İki dükkan dükkan gezerek topladıklarım. Üç, sanatçılara gittim. Biz Meltem gazozu diye bir şey yapacağız arkadaş. Ben bunun şişesini yapamam. Bunu sen yapar mısın dedik. Ben icat ettim Meltem Gazozu diye ve onun reklam filmini ben yaptım. Ama böyle de bir sürü eşya vardır romanda ve dizide. Çünkü bu müzeden eşyaları aldılar ve dizide kullandılar.

- Meltem gazozunun bir de simgesel sloganı var, ‘Siz her şeye layıksınız’ diye. 

Batılıların şakacı ya da ironi, istihza yapan, ironi yapan diye tarif ettiği şakacı bir yazarım. Meltem gazozunun ‘Siz her şeye layıksınız’ reklam filmi tabii ki egoist Kemal'in bir kadınla, güzel hoş bir kadınla evlenirken, bir de başka kadının hayatını karartma hikâyesini biraz da meşrulaştırıyor okura. Benim kitaplarımı okuyanlar bu çeşit ikinci anlamlar, istihzalar, ironiler, şakalar olduğuna alışmıştır. Şimdi dizi olunca çok popüler oldu, çok yaygın kitlelere ulaştı. Ben de sizin gibi bakıyorum sosyal medyaya. Kemal'e haklı bir öfke var…

- Kemal’e mutlaka geleceğiz zaten. Önce şunu sorayım. New York Times'ta diziden evvel yaptığınız röportajda esasında bu dizi ya da film fikrinin yıllar evvel Hollywood'da çalışan büyük bir şirketle yaptığınız anlaşmayla başladığını, ancak senaryoyu gördüğünüzde anlaşmayı feshetmek için hukuki mücadeleye girdiğinizi öğrendik. 

 Açıkça söyleyebilirim. O şirket de çok saygın bir şirketti. Yapmak da istiyordum ama burada buldukları yerel şirket,  Ay Yapım değil başka bir şirket bulmuşlardı onu söylemek istemiyorum. Onlar da başka senaristler buldu. O bana önerilen ilk senaryoyu kabul etmeme imkan yoktu. Çünkü açıkçası şaka olarak da söylüyorum, ‘Füsun gebe kalıyordu’ bu senaryoda. Şimdi bu benim romanım olmaktan çıkıyor. Yalnızca bir adı kalıyor. ‘Masumiyet Müzesi’nin müzesi için, kitabının adının şöhreti için. Ben bunu neresinden düzelteyim? Ben de bunun üzerine dehşete kapıldım. Çünkü çok memnundum. Hollywood şirketine bir dizi yapılması için kontratım vardı ama kontratım şirkete çok iktidar veren, romanı değiştirme hakları veren bir kontrattı. Ben dehşete kapıldım çekebilirler de hukuki olarak hakları var. Bir çekerlerse ben artık kitabını satmış, her türlü değiştirmeye izin vermiş, kötü yazar, kitabına ihanet etmiş yazar, okurlarına ihanet etmiş yazar olacağım. Bir de Amerika'da bunu sordum, soruşturdum. Durumum ne? Avukatlara soruyorum. İşte onlar dediler ki bir kategori var Hollywood'da. Bilinen kitap. ‘Known book’. Onu fazla değiştiremezsin. Sizin kitabınız tanınan, siz ödüllü yazarsınız. Bu kadar değiştirmeye hakları yok. Bunun üzerine Hollywood'daki bir avukatlık şirketi, hukuk şirketi bayağı iki yıl süren bir mücadeleden sonra  kontratı iptal ettirdi, para aldığım bir avansı geri vererek kontrattan kurtuldum ve serbest kaldım. Beni üzen bir süreçtir. Bütün bu sürecin bir sonucu oldu. Türkiye'de ve dünyada herkes Orhan Pamuk dava olmuş bilmem ne. Yani serbest kalır kalmaz her büyük bir ilgi vardı zaten. Veya Ay Yapım da takip ediyordu Ay Yapım yöneticileri. Kerem Bey ile de konuşuyordum. Ben tamam sizinle yaparım ama bu davanın sonuçlandırılması gerekiyor diye. Ve sonuçlanınca da Ay Yapım'la bir kontrat yaptım.

- Ay Yapım Kerem Çatay'ın sizi ikna etmesi nasıl oldu, çünkü zor bir sözleşmeden geldiğinizi söylediniz. Nasıl ikna oldunuz?

Şöyle, Ay Yapım Türkiye'nin en büyük dizi yapım, film yapım şirketi. Zaten Kerem Bey'in babası Ekrem Bey'le ta 12-13 yıl evvel Cevdet Bey ve Oğulları’nı acaba yapsak mı diye görüşmüştük. Onların ciddiyetini biliyordum. Ama daha önemlisi şimdi size anlattığım gibi Hollywood'daki ilk kontratın beni ne kadar üzdüğünü anlattım onlara ve onlara dedim ki Hollywood'a yaptığım gibi sizden bir para alayım, sonra siz istediğiniz filmi çekin, bu olmayacak abi. Siz buna razı mısınız? Ernest Hemingway’in, Hollywood'la çalışmış dünyanın en önemli Amerikan yazarlarından biri biliyorsunuz çok ünlü bir lafı vardır. O der ki, "Hollywood'la ilişki şöyle olmalıdır. İdeal yazarlar için git Hollywood il sınırına, eyalet sınırına neyse, sen kitabını ver. Onlar da sana parasını versin. Sonra güle güle de. Hiç burnunuzu sokmayın Hollywood'a, Kaliforniya'ya girmesin yazarlar." der. Ben Ernest Hemingway’in, büyük üstatın bu öğüdünü dinlemedim. Kerem Bey'e dedim ki birlikte ben para falan istemiyorum çünkü sonunda kötü bir senaryo çıkabilir. Çok üzülürüm. Kendi romanıma ve kahramanlarıma ihanet etmek istemiyorum. Siz şuna varsanız yaparım. Oturalım siz bana en iyi senaristi bulun. Ki buldular Erten Kurtalan bence Türkiye'de en iyi senaristtir şu anda. Ben onunla çalışayım. Siz de gelin istiyorsanız. Ve böylelikle biz bir buçuk yıllık bir çalışma sürecine girdik. Ders çalışan öğrenciler gibi bazen.. Füsunla Kemal gibi. Onlar bir buçuk ayda bir  ders çalıştılar ya… Ertan Kurtalan işte diyelim kitabın 50 sayfalık, 30 sayfalık, bazılarını 200 sayfalık, bazen 10 sayfalık bölümünü bir haftalık bir bölüm olarak veriyor. 30-40 sayfa  olarak veriyor. Ben onun altını çizerek evde okuyorum. Sonra romanın o kısımlarını okuyorum. Ve ondan sonra tekrar, hani eskiden Marksist metinler okuyan öğrenciler gibi, gençler gibi buluşuyoruz. Burası mı olur, burası mı olur? Çok tatlı çalıştık. Hiçbir zaman kavga olmadı. Yani Ertan Kurtulan, Kerem Çatay ve ben bizim evde çoğu zaman her zaman buluşurduk, çay içerdik, metnin üzerinden konuşurduk ve ben eleştirilerimi ya da fikirlerimi, önerilerimi söylerdim. Bu çalışma çok tatlıydı ve çok anlayışlıydı. Onu özlemle hatırlıyorum. Ve böyle böyle çalıştık, çalıştık, çalıştık. Ve dizinin bütününün dokuz bölümün de senaryosu çıktı ortaya. Ben dedim ki zaten diyelim daha önemli ayrılar kaç para verecek başka şartlar bilmem ne bilmem ne. Tamam anlaştığımız gibi oldu. Şimdi o senaryonun her sayfası imzalandı. Şaka olarak o senaryodan ayrılırlarsa Sibirya'ya sürgüne yollanacaklar falan gibi maddeler koydum ki içim rahat etsin. Ama şunu da eklemek isterim. Bana kalırsa çok güzel bir dizi oldu. Çok gurur duyuyorum arkadaşlar için. Benim senaryoyu kontrol etmem bir yere kadar. Ondan sonrası yapımcıların, çevre düzenlemesinin, oyuncuların ve tabii ki yönetmen Zeynep Günay'ın ve Ay Yapım’ın büyük başarısı.

- Orhan Bey sizin çok titiz çalıştığınız bilinir. Hatta çalışırken zor olduğunuz da söylenir. Anladığım bu bir buçuk sene boyunca gayet iyi çalışıldı. Tartışma çıkmadı. Sosyal medyada sizinle ilgili esprili bir fotoğraf gördüm. Siz çekimin yapıldığı koltukta oturuyorsunuz. Arkada set çalışanları. ‘Kim bilir ne düşünüyor şu anda herkes gergindir’ diye esprili bir şey var. Gördünüz mü?

Ben vıdı vıdı hakkımı aman orası öyle değil böyle olsun kısmını yalnızca senaryo yazımında kullandım. Yalnızca Ertan Bey ile kendisine çok müteşekkirim. Kerem Bey ile çalışırken vıdı vıdı yaptım. Ondan sonra çevre düzenlemesine karışmadım, sete, stüdyoya gitmedim. Nişantaşı’nı çok başarılı yapmışlar. Ona hiç karışmadım. Onlar fotoğraflar çekerek, eski fotoğraflara bakarak büyük emekler vererek şahane bir çevre düzenlemesi yaptılar. Ben hiçbir Türk dizisinde bu kadar ayrıntılara sadık etkileyici bir çevre düzenlemesi görmedim. Ben bir de onu da söylemek isterim. Film çekilirken üç kere gittim yalnızca. Yıllar önce bir kere Ömer Kavur ile ‘Gizli Yüz’ diye bir film yaptık. Ben bir kere gidip ‘orası öyle değil, burası böyle’ dedim ve Ömer Kavur beni azarlamıştı. Bana ‘Başka zaman arkada içeride söyle şimdi burada herkesin önünde söyleme’ demişti. Ben aynı duruma düşmemek için Zeynep Hanım'ın çekimlerine gitmedim ama gittiğim zaman da Zeynep Hanım benim söylediklerimi dinliyor, çok güzel çok tatlı konuşuyorduk. Zeynep Hanım ile Ömer Kavur’da olmayan tatlı bir arkadaşlığımız var. O benim üstümde otorite değil. Ben onun üstünde otorite değilim. ikimiz arkadaşız ve bu da bence filmin havasına uydu. Zeynep Hanım'ı çok övmek isterim. Çok başarılı buluyorum. Onu da ayrıca konuşuruz.

- Orhan Bey tabii burada bir şekilde siz oyuncuların seçiminde ya da yönetmenin tercihinde söz sahibi oldunuz mu? Yani oyuncular seçilirken...

Senaryo dışında bir tek Zeynep Hanım'ı kuvvetle ısrar ettim ama siz bilirsiniz diyerek. Zeynep Hanım’ın Kulüp dizisini çok beğenmiştim. Özellikle birinci yılını çok da güzel çekmişti. Şimdi aslında Zeynep Hanım'ın yönetmenliğini övmek isterim burada. Gerçekten ağzınızla kuş tutan dünyanın en harika senaryosunu yazsanız bile en sonunda bir film senaryo değil bir rejisör gerekiyor. Ve onun özellikle kahramanların suratlarına yoğunlaşarak o sırada hissettiğimiz duyguları kahramanların suratlarında virgül, eşyalarda virgül, pencereden gözükenlerde görebilmesi büyük bir yetenek. E onun o yeteneğin arkasında ise Zeynep Hanım'ın oyuncuları yönetmesi. İşte üç kere gittim ama orada tanık oldum. Diyelim ki bir karakterin içinde bulunduğu durumu önce anlatıyor. Bak şimdi şu oluyor. Şuna aşıksın. Kocan burada ama öte yandan bu da var. Bütün hepsini ve karakteri önce oynayacağı role çok güzel hazırlıyor ve ne istediğini de biliyorduk.

- Yönetmen, Zeynep Hanım hakkında biraz daha konuşalım. Zeynep Hanım aşkı, kıskançlığı, acıyı, birlikteliklerindeki anı çok iyi geçirdi izleyiciye.

Benim romanım Kemal'in kafasının içine gömülmüş panoramik bir romandır. Gene de bir toplumun, Türkiye'nin işte Nişantaşı toplumu diyelim alaycı bir şekilde, orta yukarı burjuvazisinin bir tablosudur. Öte yandan Fatih 5. bölümde, Fatih'te geçen bölümlerde de bir İstanbul tablosuna doğru dönüşür. Zeynep Hanım Kemal'in dünyasına gömülü olan romanı Füsun'un dünyasını da ortaya çıkararak yaptı. Romanda olmayan Füsun’un sahneleri var dizide. Çok beğendim onları. Hiçbir itirazım yok. Ve kadının da ne hissetmiş olabileceğini söyleyerek, diziyi başka bir boyuta taşıdı, benim yalnız Kemal'in duygularını değil, Füsun’un duygularını ve bütün çevreyi, ayrıntıları Füsun’un gözünden de gördük. Zeynep Hanım’ı özellikle kamerasıyla kahramanların ruh durumuna yaklaşırken onların kıskançlıklarını, yalnızlıklarını, kararsızlıklarını hatta daha da önemlisi bir şey söylerken aslında başka şey düşünüyor olmalarını... Mesela Füsun ‘Kusura bakma babanın cenazesine gelemedim’ der Kemal'e. Aslında o çift anlamlı bir konuşmadır. Füsun’a demek ister ki kaçtım gittim senden. Birazcık da Kemal'e de bir kemik atar. Hâlâ seninle ilgileniyorum. Kemal'i de kendisiyle ilgilenmeye devam etmesini hem ister hem de ‘Cenazeye gelmedim kusura bakmayın’ derken, ‘Ben de çıktım gittim senden kaçtım başkasıyla evlendim’ der. Roman bu tür çift anlamlı konuşmalarla doludur. Ne bileyim daha romanın başında, Sibel ‘Bak seni sahte çantayla kandırmışlar ne kadar kolay bu kadar kültürlüsün gene anlayamıyorsun’ dediği sahnede ya da gene aynı sahnede Kemal der ki işte bir asıl çanta var. O da belki Sibel. Bir de sahte çanta var o da Füsun. Roman çift anlamlarla, tam tersini söylemeleri üzerine kurulmuştur. Ve kendisiyle yapılan bir konuşmada okudum. Zeynep Hanım bunların zorluğu olduğunu söylüyor. Ama bu zorluğu çok güzel halletmiş. Biz kahramanların ikircikli, ikilemli durumlarını karar verememelerini romanda, dizide çok iyi hissediyoruz. Bunları romanda gene Kemal kendi düşüncesi olarak ‘şöyle düşünüyordum, böyle düşünüyorum’ diye söyleyebilir ama dizide bunları söyletemezsiniz. Bu duyguyu bize çok iyi vermiş.

- Zeynep Günay’la röportajı T24'te Binnaz Saktanber yaptı. Röportajını okudum. Çok da ilham verici bir yönetmen. Zeynep Hanım ile ilgili son bir şey daha sorup öyle geçmek istiyorum. Siz de atıfta bulundunuz. Kitap ilk çıktığında da okudum. Doğal olarak size gelmeden bir daha okudum. Diziyle karşılaştırayım diye. Hakikaten Füsun'un Füsun olduğu, karşı çıkması Kemal'e, kendi hayatı, kendi hayatını bir şekilde zorlamaya çalışması, kitaptan daha çok sanki dizide öne çıkan bir noktada hepimiz için, Füsun kendini gösterdi diye düşünüyorum.

En sonunda belki temel soru şu, bunu da gene daha da  konuşabiliyoruz. Sonunda Füsun intihar mı ediyor, yoksa bir köpek, şurada arkamızda duran köpek biblolardan, bibloları da olan köpeklerden biri ezilmesin diye acemi şoför olduğu için kaza o da uzun uzun işleniyor. Şoför yeni ehliyet alıyor. Kaza yapmamak için direksiyonu kırdığı için mi kaza oluyor? Roman bu konuda açık değildir. Ama Zeynep Hanım'ın bir yorumu var ve çok da saygı duyuyorum. Zeynep Hanım Füsun'un tıpkı Anna Karanina gibi bir çeşit intihar ettiğini açıkça söylüyor. Bu bir yorumdur ve ‘aman yanlış olmuş’ asla demiyorum bir katkı, ama o kitapta olmayan bir yorum. Ama Füsun'a derinlik katan, Füsun'un ne kadar ezildiğini gösteren. Aslında Türkiye'de aşık olan erkeğin söyleminde o söylemin kadını esir aldığını, erkeğin kendi aşk söylemine aşık olduğunu, kadına değil, kadınla ilgilenmediğini bütün Türkiye'deki aşk hikâyelerinin yüzde 80'i, 90'ı budur. Erkek o kadar hakimdir ki dünyaya kendi aşk şiiri, aşk romanı, aşk filmi çeker yazarken kendisini ve aşkını över de kadının neler çektiğinden söz etmez. Belki de Masumiyet Müzesi’nin geçmesini istediğim en temel hikâyesi budur.

- Tabii Füsun’un intiharı yorumu çok önemli. Siz yazar olarak ortada bıraktınız. Zeynep Hanım yönetmen olarak bunu bu şekilde düşündü. Fakat o araba kullanma sahnesine gitmeden evvel otelin önünde ikisi bankta otururlar. Kavgadan sonra Füsun’un söylediği ‘seni öldürmek istiyorum’ diye bir cümle de vardır. Yani o aslında intihar mıdır, ortadan mı bırakılmıştır beraber bir ölüm noktası mıdır, tartışılır.

Şimdi burada romanı okurken aslında ‘seni öldürmek istiyorum’ fazla üzerinde durmayabilirsiniz. Burada Ertan Kurtalan'a teşekkür etmek isterim. Çünkü romanın iskeleti diyeceğimiz bütün en püf noktalarını böyle cımbızla bakarak çekmiş ve onları çok güzel başka bir çizgiyle birleştirmiş. Ben bunu yapamazdım. Başka kimse yapamazdı. Gerçekten Ertan Bey çok yetkin bir senarist. Böylelikle yalnızca o cümleleri okuyarak şu kitabın, hikâyenin dramatik yapısını, esas noktalarını, ne bileyim sinir uçlarını takip edebiliriz. Ve orada Füsun’un şu bölümüne de dikkatinizi çekerim. Zeynep Hanım iki kere gösteriyor bize. Bir 8. bölümde, bir kısa 9. bölümde ‘seni öldürmek isterim’ kısmını... Yani Füsun kendisine aşık erkeklerin kurbanı oldu. Bu kitabımın temel meselelerinden biri… Aşık erkeğin söylemine inanmayın. Orhan Pamuk roman, aşk romanı yazmış. Buradaki Kemal'in dünyasına inanmayın. Çünkü buradaki aşk söylemi aslında kadını ezmek, baskılamak, esir almak ya da kadına ilgisiz… Erkek kadınla ilgili değil kendi aşk söylemine ilgilidir. Divan edebiyatından günümüzde okuduğumuz aşk romanların çoğunda erkek kendisiyle meşguldür. Bu roman dahil. Ama hiç olmazsa bu romanın bir yerinde öyle değil. Füsun bağırıyor. Seni öldürmek isterdim diyor. Ve evet kitabının sonunun yüzde 50'si ben de düşünüyordum Füsun’un intihar etmek isteyeceğini. Romanın ve dizinin sonunda gördüğümüz Füsun öfkeli bir Füsun’dur. İstediği hayatı aşık erkekler yüzünden yaşayamamış bir insanın öfkesi vardır romanın sonunda, dizinin sonunda.

- Aslında her oyuncu Orhan Bey ayrı ayrı konuşulmayı bence hak ediyor. Çünkü her her rol bir baş rol gibi diye söyleyebilirim.

Evet. Oyunculara ne kadar övsem bitiremem.

- Mesela ben Sibel’den de oyunculuğundan çok etkilendim. Oya Unustası…

Evet. Harika oynuyordu o. Kendisini tanıtma kokteylinde gördüm de saçma sapan bir şaka yaparken çok teşekkür edemedim kendisine. Özellikle Kemal’le, Kemal'e öfke duyduğu, "Sen çok iğrençmişsin" dediği sahnede ondan sonra yavaş yavaş hayat dolu bir kadınken, Kemal'in saçmalıkları hakikaten iğrençlikleri yüzünden yavaş yavaş kırılmasında, solmasında, solmasını çok güzel yansıtıyor. Çok parlak bir oyuncu. Kemal'e öfkelendiği zaman alnındaki damar ortaya çıkıyordu. İnanarak oynuyordu. Kendini vererek oynuyordu. Şahane bir oyuncu olduğunu söyleyebilirim Oya Hanım’ın.

- Nişan sahnesi de, yalıda ailesinin yanında Kemal ile aşkı yeniden yakalama umudunu yakalamaya çalıştığı sahneler de aslında çok etkili.

Durumu kurtarmak için gösterdiği enerji burada hem romanda hem dizide aynı. Hem ona çok saygı duyuyoruz hem çok seviyoruz. Asıl evlenilmesi gereken kız diye düşünüyoruz. Kemal'e de kızıyoruz. ‘Abi ne buldun bu Füsun’da’ diye. Nişan sahnesi dediğiniz için şunu eklemek istiyorum. Nişan uzun uzun anlattığım gibi belki de romanın en uzun sahnesidir. Zeynep Hanım ise kısacık Füsun’un bir gözü yaşlı görüntüsünü vermiş nişanda. Roman tam öyle değil daha ayrıntılı. Ama işte rejisör olma, yönetmen olma bu. Orada kendi yazdığım olsa da benim de gözlerim sulandı. Ya bilmem anlatabiliyor muyum? Zeynep Hanım burada duyguları ortaya çıkarmakta şahane. Bu da melodram konusuna geliyor. Bu roman kesinlikle melodramatiktir. Dizide daha da melodramatik olmuş. Melodram 18-19. yüzyıl  başında bir çeşit Karagöz ile Hacivat gibi bir şeydir. İki tane kahraman ne gerçekçilik var. Nasıl para kazanıyor? Hangi sınıftan ne olduğu belli değil. Belli ki aristokratlar, ölümler, intiharlar hep göz yaşartıcı göz yaşartıcı konuların ve sahnelerin sıralandığı ama hiçbir şekilde gerçekçi olmayan bu tiyatro eserlerine melodram denir. Daha sonra 19. yüzyıl romancıları Balzac mesela melodramı çok iyi kullanmıştır. ‘Vadideki Zambak’ melodramın Allah'ıdır. Ama Balzac bu göz yaşartıcı duygusal anlar ile Karl Marx'ın da hayran olduğu toplumsal tabloyu birleştirmiştir. Masumiyet Müzesi de bunu yapmaya çalışıyor. Evet. Bir melodramız roman olarak da, dizi olarak da ve dizide melodram özellikleri de vurgulanmış ve çok saygı duyduğum çok değerli sessizlikler, melodramatik anlar var. Müzik de bize şahane bir şekilde yardım ediyor ama öte yandan roman da dizi de biraz öyle bir toplumsal panorama da bize gösteriyor. Toplumsal eleştiri de gösteriyor. Melodramlarda gerçekçilik yoktur. Gerçekçi melodramı Balzac, Henry James keşfetmiştir. Ve ben de bu geleneği Henry James'ten Balzac’a atıfla, melodramatik hayal gücü dediğimiz modern romanda da işlenen melodramatik temaların bilinçle işlenen, sosyalleştirilmiş toplumsal tabloyu ve eleştiriyi gören bir melodramdır Masumiyet Müzesi.

- Bu melodrama hayat katan sanatçılardan gitmek istiyorum. Mesela Vecihe karakterindeki Tilbe Saran, öyle bir anne portresi çiziyor ki… Ben özellikle, Füsun’u tırnak içinde isteme sahnesindeki, o kararsız anlarından çok çarpıldım açıkçası izleyen olarak.

Tabii bu roman bir Nişantaşlı’nın romanı. Benim hayatımdan çok şey var ama sınırlı olarak, romancılar hep böyledir. Hayatınızdan bir şeyler alırsınız. Sonra ona hayal gücüyle bir şeyler eklersiniz. Başka bir karakter çıkar ortaya. Vecihi Hanım, Tilbe Saran’ın oynadığı Vecihi Hanım’da benim annemden çok şey var. Annem de aynen onun yaptığı gibi bana işte böyle hafif yarı azarlayıcı bir tonla ‘şöyle yapmışsın böyle yapmışsın’ der,  ‘aferin güzel olmuşsun yakışıklı olmuşsun’ pat diye bir de sırtıma vurur ‘ama kambur durma’ derdi. Aynen ben de onu romana kattım. Tilbe Hanım’ı seyrederken, kullanmadığı evin anahtarını verirken iki kere dikkat et demesi çok yerinde. Çok güzel oynuyor o. Bir de belki onun da bir Nişantaşılı olduğunu biliyorum ben. Kendi yaşadığı kültürü yansıttığı bir çevrede oynadığı için ama ‘cuk oturmuş’ diyebilirim. Zaten bu dizide hani Batılıların casting dediği karakter ile oyuncuyu eşleştirme hüneri şahane. Çok güzel. Oyuncular hepsi oturmuşlar bana kalırsa.

- Vecihi Hanım’da annenizden etkilendiniz. Peki Kemal'in babasını oynayan Bülent Emin Yarar var. O da çok iyi performans sergiliyor. Özellikle beni bir lokantada babanın oğula itiraf sahnesi çok etkiledi. Onda da ailenizden bir şey nokta var mı Orhan Bey?

Kemal’in babasını Bülent Emin’in oynayacağını, bana resmi gösterdiklerinde bir tek burada ‘beyefendi bence olmaz’ dedim. Çünkü tipi benzemiyor. Hatta Masumiyet Müzesi’nde Kemal’in babasının bir küçük heykeli de vardır. Daha beyaz tipli, esmer olmayan, daha züppe tipli biri düşünmüştüm. Ama öyle güzel oynadı ki orada özellikle kendisinin de bir gizli sevgilisi olduğunu oğluna anlatırken. O ayrıca bunu da itiraf edelim bari burada. Son derece otobiyografik. Babam da aynen romanda olduğu gibi bir itiraf yaptı bana hayatının sonuna doğru. Gözlerinden de yaşlar görerek. Ben bir yandan tipi babama benzemiyor dediğim oyuncumuzu bir baktım aynen babam olmuş seyrederken benim gözlerim sulandı. Çok iyi, çok iyi bir oyunculuk ve kesinlikle Kemal'in babası oluyor. Evdeki konuşmalara fazla ilgilenmeden dalgın dalgın televizyona bakmalar, arada bir mutlu olmalar ama oğlunun da daha sonra benzerini yaşayacağı bir ilişkiyi yaşamış olduğu için hissettiği suçluluk duygusu ve yenilgi duygusunu çok güzel temsil etti.

- Bir de Füsun’un babası Ercan Kesal. Çok başarılı bir oyuncu ve orada da bir taraftan kızını korumaya kollamaya çalışan bir taraftan maddi çaresizlik yaşayan baba.

Füsun’un annesi ne kadar her şeyi ayarlamaya çalışan manipülatif yönlendirici ise Füsun’un babası ise acıyı içine geleneksel bir baba. Ve kızının evliyken artist olmak için bir başkasıyla yakınlık kurmak istediğini, evlenmeden bir başkasıyla yattığını öğreniyor. Öğreniyor ve bunun utancını yaşadığını söylüyor. Belki de bunu evlenmeden önce bir başkasıyla yatmanın utancı dedik. Belki bu dizinin, bu romanın anlaşılması için bunun altını çizmem gerekir. Unutmayalım arkadaşlar, herkese bunu söylemek isterim. Belki de kameraya bakarak söylemem gerekir. Olaylar 1970'te geçer ve o zamanlar bekaret bir kızın evlenmeden önce bir erkekle yatmış olması şimdi olduğundan çok çok daha önemli bir konuydu. Ben bu kitap Fransızcaya çevrilirken nasıl oldu hatırlıyorum. ‘Ya bu kitap Türkiye'de anlaşılır ama bu bekaret konusu biz daha 70'lerde 80'lerde hâlâ vardı’ dediğimde Fransız editörüm ‘Merak etme Orhancığım bizde de var. Bizde de anlayacaklardır. Bizde de hâlâ Fransızlar Türkiye'den çok Avrupai modern olmasına rağmen bu konu var’ dedi. Ama sosyal medyadan sağdan soldan işittiklerimde bu konunun bekaret konusunun bu koddaki tabunun hem konuşulamaz hem de çok önemsendiği. Bir şey hem konuşulamıyor, hem çok önemli. Yani tabu ve romanın çalışması, anlaşılması için bu tabunun ayrıntılı olarak bilinmesi gerekiyor. Dizinin belki de sorunu, ben romanda bunu açıkça yazıyorum. Kemal o zamanlar şöyleydi böyleydi. Roman ‘Bir kadınla evlenmeden evvel birlikte olursanız, bekaret konusu artık kaybolmuşsa, o zaman kadın erkeğe güveniyordur ve erkek mutlaka o kadınla evlenmelidir. Evlenmezse çok şerefsizlik yapmış olur" diyor ve Kemal'in ikilemini açıkça söylüyor. Ama bu ne kadar bir dizinin akışı içerisinde okurların derinine gidiyor. Roman bunu tekrarlıyor ve bu romanda önemli bir konu ve diziyi seyrederken seyircilerin unutmaması gereken konu. Dizinin uluslararası başarısını bazen düşünüyorum. Bu acaba anlaşılacak mı? Çünkü bekaret konusu her ülkede kendine göre yaşanan bir şey. Her ülkede unutulan ve tabu olduğu için de milletlerin unutmak istedikleri, annelerinin, anneannelerinin belki hala kendilerinin yapmakta olduğu, ‘İşte karım benden evvel birisiyle bir başkasıyla yaptı mı?’… Julian Barnes'ın, İngiliz yazarın son romanlarından birinin de konusudur bu. Bu kıskançlık konusu. Bazen bunu bekaret olarak yaşıyoruz. Bazen kıskançlık olarak yaşıyoruz. Ki ve bizimki gibi hala baba erkil toplumlarda bu çok belirleyici bir konudur ve çok önemli bir sosyal konudur. Ama çok çirkin tatsız bir konudur da. Ve herkes de bunun bir zamanlar buna değer vermiş olduğunu hala önemsediğini, bekaret konusunu herkes unutmak ister. Ama dizi bunu ya da roman bunu ortaya çıkarıyor ama konuşmadan ortaya çıkarmak romanda açıkça yazıyorum da dizide o kadar söylenmiyor ve bazen o zaman Kemal'in ya da Füsun'un bu kadar çile çekmesi anlaşılıyor mu acaba diye de düşündüğüm zamanlar oldu.

- Herkesin bu konulara bakışı tabii farklı olabilir ama illa bir romancıdan, o dönem yazdığı ya tartışılan konular üzerinde herhangi bir ahlakçı ya da başka türlü bakış beklemek de çok mantıklı olmayabilir herhalde değil mi? Yani niye bu konuya çok girildi o dönem diye?

Ya konu aslında bekaret değil. Bugün Romeo ve Juliet'i  düşünüyoruz. Bizim için bir ad bu. Masumiyet Müzesi için de Kemal ile Füsun da diyebiliriz. Bazen de bir arada düşünmüştüm bunu ben. Masumiyet Müzesi demeyeyim Kemalle Füsun… Hüsrev ile Şirin gibi. Ama en sonunda Romeo ve Juliet birlikte olamazlar, yakınlaşamazlar. Çünkü iki ayrı cemaatin insanlarıdır. Şimdi bugün ya da onun uyarlaması olan Batı Yakası hikâyesi Amerikan başarılı filmi aşağı yukarı zaten Romeo ve Juliet. Orada da iki tane diyelim ki sokak çetesine ait oldukları için sevgililer birbirleriyle buluşamazlar. Ama kaç kişi bilir bunu? Mesele aslında aşkı aşk yapan şey kız ile oğlan arasındaki engellerdir. Ve bizler o engelleri seyretmeyi, o engelleri ortaya çıkaranlara kızmayı severiz. Bunu, bu aşkı aşk yapan şey tarafların birbirleriyle kavuşamamasıdır. Ve seyirci olarak bunu severiz. Aşkı aşk yapan  sonunun mutlu olması değil mutsuz olmasıdır. Aragon'un ünlü lafı vardır. "Mutlu aşk olmaz ya da olur da güzel bir evlilik, güzel çocuklar olur." Ben öyle bir roman yazmak istemedim. Zaten aşk romanı yazmak istiyorsanız sonu mutlu olabilir. Bazen de düşünüyorum belki de internet öyle bir ilerleyecek dijital AI dediğimiz şey o kadar ilerleyecek ki bir gün verecek herkes istediği romanı satın alacak. Dijital olarak verecek AI’ye ve sonra ben mutlu son istiyorum diyecek. Hop size mutlu sonu verecekler diye düşünüyorum. Ama ben mutlu son yazmak istemedim. Birazcık da Kemal'in bir müze yapmasını istediğim için ben onları evlendirebilirdim de ve zaten kitap da buna açık. Niye sonunda bu kadar uğraştılar. Tam evlenecekler. Füsun niye intihar etti? Bunu da konuşmak isterim.

- Orhan Bey tabii bu noktaları da konuşacağız isterseniz oyunculara da devam edelim. Feridun yani Füsun’un evlendiği isim, yani Bora Akın. Öyle bir karakterle giriyor ki aslında devreye özellikle bu sinemacıların olduğu yerde, oradaki o tartışmalar, kadınlar üzerinden giden diyaloglar belki farkında belki bir şekilde içinde ama bir idare eder karakter çiziyor ama başarılı çiziyor. Nasıl bulduğunuzu söyler misiniz?

Bana soruyorlar. Füsun'un suratını Eylül Hanım gibi düşünmüş müydün? Kemal'i Selahattin gibi düşünmüş müydün diye. Düşünmemiştim ama Bora Akın’ı aynen Feridun gibi düşünmüştüm. Aynı suratı karşımda gördüm. Roman okurken kahramanların suratlarını kendi hayatımızdan bulduğumuz suratlarla resimleriz. Buna yazar istediği kadar burnu şöyleydi, kafası şöyleydi, saçları şöyleydi diye yazsın. Biz roman okurken kelimeleri kendi hafızamızdaki resimlerle resimleriz. Bu Bora Bey'in oynadığı Feridun rolünün arkasında ise gene yaşamsal, öz yaşamsal,  otobiyografik bazı ayrıntılar var. Bir zamanlar evliliğimin ilk yıllarında Yeşilçam için ben de senaryo yazayım bari demiştim. Cevdet Bey’in ilk çıktığı yıl ve o zamanlar benim romanda Pelur Bar diye anlattığım ona çok benzeyen Papirus diye bir bar vardı. Bütün Türk Yeşilçam’ı oraya gider. İş almak istiyorsanız o Yeşilçam'da iş almak istiyorsanız figüranlar değil ama figüran üstü oyuncular her gün orada kahve, çay, içki, akşam üstü içkisi almak üzere dururlar. Çekilmekte olan filmler için insanlar gelir. Ona çok yakın anlattım. Bir çeşit sinema yapma mutfağı kulisiydi ve orada sürekli dizilerde olanlar efendim genç oyuncu adaylarının ırzına geçen rejisörler, yapımcılar, paralarını filmci kızlarla yemek isteyenler. Türkiye öyle kapalı bir ülkeydi. Adam zengin olur, evliliğinden memnun. Kendisine aşık olacak, aşk yaşamak ister. Yeşilçam’a gider, film destekliyorum der. Böyle hikâyeler anlatılır Kemal biraz o duruma düşüyor. Bütün bunları ben evliliğimin ilk yılında bir senaryo yazayım, para kazanayım diye gittiğim Papirus Bar ve çevresindeki insanlardan öğrendim ve olduğu gibi de romana taşıdım.

- Füsun ile Kemal'e geçeceğim ama bir karakter daha var ki hakikaten her sahnesinde çok belirgin bir oyunculuk gösterdi. Zaim karakteri yani Onur Ünsal. Mankenle partilere gelişi son sahnede Sibel’le evlenmiş yaşlı hali etkileyici.

Bir defa Zaim kendine güvenli parası olan burjuva erkek Kemal'den de yüksek bir karakteri var. Kendine güveni var. Kemal'i yönlendiriyor. Kemal'in bir kıza bu kadar fazla takılmasını haklı olarak anlayamıyor ya da haksız olarak anlayamıyor. Artık herkes kendine göre enerjisi ve o rahatlığı, o gücü çok iyi oyuncumuz çok güzel vermiş.

- Ve tabii şimdi en önemli iki karakter tabii biri Füsun yani Eylül Lize Kandemir.

Selahattin Paşalı'ya karar verildi hemen ama baş kadının rolünü kim oynayacak? Ona karar verilmedi. Ben gene uzaktan izliyorum çünkü ben bir tek senaryoyu denetledim. Gerisine karışmıyorum dedim ve bu sözüme sadık kalmak istiyorum. Merak ediyorum. En sonunda bize onu seçtiler. Eylül Lize Kandemir'i ve Zeynep Hanım ‘O çok zeki Orhan Bey çok zeki’ dediğini hatırlıyorum. Ben zaten hayır olmaz demezdim. Beğendim. Güzel bir oyuncu. Şimdi ona söyleyeceğim yolunun açık olması. Herkesin hayalinde, benim de hayalimde başka bir Füsun vardı ama oynaya oynaya ve yavaş yavaş onun Füsun olduğunu çok iyi görüyorum. Selahattin bunu zaten, Paşalı bunu görmüş. Dizinin çekimi sırasında Eylül Hanım'ın geliştiğini, inşallah daha da gelişecek. Ben onun Türkiye'de bir star olmasını hayal ediyorum. Olabileceğini düşünüyorum zekasından dolayı oyunculuğun zekasını oyunculuğunda gösteriyor. Ve orada Zeynep Hanım da böyle bir oyunu talep ediyor. Kahramanın içinde bir duygu olacak, tamamen bununla çelişen bir başka duygu olacak. Yani birincisi nedir? Ailesine sadık artık tanımadığı böyle kolay yatmayan bir aile kızı meşhur artist olmak isteyen birisini aynı anda bütün romandaki ve dizideki bütün karakterler gibi aynı anda birbiriyle çelişen bu iki şeye inandığını ya da bu ikisi arasında kafasının karıştığını Eylül Hanım çok güzel gösteriyor. Gözleri bir şey diyor, ağzı ve dudakları başka bir şey diyor. Ve bunu yapmak oyunculuk benim anladığım kadarıyla. Elbette burada bütün oyunculara Zeynep Hanım ona şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın diyor. Bana da dedi. Orhan Pamuk olmayı da bana da öğretti. Oldum olamadım ayrı ama oyuncular gerçekten onun istediği şeyi ve defalarca tekrarlayarak öyle değil böyle bak şu duyguyu unutuyorsun diyerek. Ben Zeynep Hanım’ın kulise çekimlere gittiğim zaman üç dört kere Zeynep Hanım'ın onları nasıl yönettiğini gördüm. Bu kadar bilgi verip onları yönetirken onları da rahatlatıyordu. Çünkü çok akıllı ve her şeyi kontrol eden ve gören ve ne istediğini bilen bir yönetmenin emrinde ya da gölgesindeyseniz kendinizi rahat hissediyorsunuz. Eylül Hanım'ın başarısının arkasında en en çok Zeynep Hanım'ın olduğunu düşünüyorum evet.

- Zeynep Hanım hakikaten çok iyi yönetmen. Fakat Eylül Hanım da sanıyorum ilk bölümde cıvıl cıvıl bir genç kadından ilerleyen bölümlerde, yaşlarda çok mutsuz bir kadına doğru gidişi o kadar iyi vermiş ki…

 Bazı önemli sahnelerden bahsetmek isterim. Mesela ve onlar dizinin ve romanın anlaşılması için önemli önemli sahnelerdir. Ben mesela inanıyorum ki romancının aslında öznel düşünceleri yazdığı roman hakkında önemli değildir. Ben bir edebiyat profesörüyüm Colombia Üniversitesi'nde… Romanda Tolstoy, Dostoyevski ya da başkası ne niyet etmiş onları mektuplarında okuyabiliyoruz ama yazdığı metin başka bir anlama gelebilir. Ama ben şimdi yazar olarak Füsun Kemal'e ‘şemsiyemi almaya geldim’ diye ziyaretine geldiği zaman aslında onunla ona yakın olmayı, onunla ilk defa seviştiği zaman en kıymetli hazinesini neyse artık o verdiği zaman, Füsun Kemal'i Sibel'den almayı planlıyordu. Yazar olarak bu benim niyetim. Füsun bize okurlara dönüp ben böyle düşünüyordum demiyor ama ben bir kahramanı yazarken her düşüncesini yazmam. Unutmayın ki romanı Kemal'in gözünden görüyoruz. Kemal anlayamıyor. Kendisine sunulan bu da belki de romandaki Hz. İbrahim kurban hikâyesine bir gönderme de var. Kendisine bir şey veriliyor Kemal'in. Kemal bunun değerini ne kadar biliyor? O değer karşılıksız verilen o kurban olma durumu. Kemal bunun değeri altında eziliyor ve yanlış davranıyor. Yanlış davranmak nedir? Toplumun kendisinden beklediği davranış tarzının dışına çıkmaya başlıyor ve o kurban hikâyesi ki müzemizde de o bölüm o konu var. Büyüyerek kitabın temel sinir uçlarından, temel izleklerinden biri oluyor.

- Hz. İbrahim filminin afişi var Masumiyet Müzesi’nin içinde. Bu arada sosyal medyada da o etkili kurban sahnesi niye dizide yok diye bir eleştiri gördüm.

Bir noktadan sonra yönetmenin seçimi, kitaptaki romandaki kurban sahnesi, Füsun'un bir kurban olması. Ama burada romanda, biri başkası Füsun'u kurban etmez. Füsun kurban ederek ve bu karşılıksız bir şey vererek Kemal’i etkiler. Ayrıca romanın bir kısmı Yeşilçam'da geçtiği, benim Pelur Bar diye demin de anlattığım konulara girdiği için ben de bu afişi görünce bunu romanıma yerleştirmem gerektiğini anladım. Zaten eşyaları buldukça romanımı değiştiriyor, romanı o eşyaların üzerinden geçecek bir şekilde yazıyordum. Çünkü şimdi içinde bulunduğumuz müzeyi de hayal ediyordum.

- Kemal'e geçeceğim ama demin söylediğiniz bir cümle beni çok düşündürdü. Füsun’un da,Kemal'i Sibel’den alma gibi bir duygusunu da bir yazar olarak...

Roman bunu söylemiyor. Dizi söylemiyor. Ben şimdi yazar olarak söylüyorum. Şey demiyorum yani. Füsun çok dürüst, çok içten bir şey. Toplum kimseyle yatma evlenene kadar diyor ama o yatmak istiyor ve yatıyor. Böyle değil. O yine de iddialı bir kız. Artist olma isteğine bakalım. Kendine güvenine bakalım. Herkes ona hayran. Dükkana gelen bütün erkekler kendilerini tutamayıp ona asılıyorlar. O da bu durumun farkında ve o da bir seçim yaparak Kemal'i seçiyor ve ‘sizi dün akşam gördüm  birbirinize çok yakışıyorsunuz’ diyor ama bütün düşüncelerini söylemiyor. Ben tanıyorum Füsun’u. Ben size doğrusunu söyleyeyim.

- Şimdi Kemal'e gelelim.

Bir defa Selahattin şahane oynuyor. Herkes bunu yazmış. Daha fazla tekrar etmeyelim. Bütün filmde baştan aşağı oynadığı için çok hâkim, damgasını vuruyor. Özellikle ayna sahnesinde hani öğreniyor işte ‘A bunlar ne güzel çiçekler böyle dedikten sonra tanıtayım, kocam Feridun’ diyor. Dan dan dan dan birden herkesi şaşırtacak sahne eğer romanı okumadıysanız. Kemal merdivenlerden yukarı çıkıyor. kendisi sarsılmış vaziyette hayatın anlamı ama hepimize olur birdenbire sarsar, sınavda çaktığımızı, sevgilimizin bir başkasıyla çoktan evlendiğini öğrendiğimiz ve karşımızda duruyor o sevgili ne yaparız? Herhalde bir banyoya kaçıp tuvalete kaçıp aynaya bakmak, yalnız kalmak istemiş. Nitekim orada yapıyor ve koleksiyonu diyebileceğimiz birinci eşyayı bir ruju alıyor. Dudaklarına sürüyor ve orada bir aynaya bakış var. ‘Selahattin sen kralsın demek’ geliyor içimden. O belki de Türk sinemasının, Türk dizi tarihinin en güzel sahnelerinden biri. Onu karşılaştırabileceğim. Robert de Niro'nun Taksi Şoförü’nde "Are you talking to me?" Benimle mi konuşuyorsun? dediği, yaptığı o acayip ürpertici sahneye benzeyen bir sahne. Aynaya bakış sahnesi var ki, şahane. Başka buna benzer çok güzel sahneleri de var. Selahattin Bey de gözleri bir şey derken dudaklarının kenarıyla başka bir şey diyor. Sinsi sinsi okurun da seyircinin de çirkin bulduğu hesaplar yaparken aynı anda iki kızı idare etmeyi gayet normal bir doğal bir şeymiş gibi düşünürken son derece sevimsiz biri diğer yandan Selahattin Paşalı’ya bu yüzden de müteşekkirim. Çünkü Kemal romanda daha kötü biri. İnsanlar pek çok okur roman okurken ‘Ay bu iğrenç Kemal, Orhan Pamuk niye bunu yazmış’ diyor. Aslında bu konuya girmek isterim. Edebiyatta kötü kahraman. Kemal kesinlikle kötü. Hele hele romanın başında çok kötü bir kahraman bireyci, zevk peşinde bir burjuva olarak görebiliriz. Ama şunu da söyleyeyim. Ben Kemal değilim. Benim Kemal gibileri tanımakla geçti hayatım. Kemal hiç idealist bir insan değil. Ama derken romanın ikinci kısmında bu da bu çektiği acı da az gözüküyor. Kemal romanda Füsunların evine 8 yıl gidip geliyor. Bu roman çıktığı zaman hatırlıyorum okuyucular tarafından biraz sıkıcı bulunmuştu. Ama ben bir yandan da  Kemal'in takıntısının ve bir yandan da o koleksiyonu nasıl yaptığını şu müzede sergilediğimi göstermek, anlatmak istiyordum. Dahası sıkıcı da bir şekilde de olsa orta sınıfların Türkiye'deki hayatını anlatmak istiyordum. Bir zamanlar 1970'lerde Türkiye'deki yaşanan hayat öyleydi ki bir tane televizyon kanalı vardı TRT1. En zengini de en fakiri de en yoksul yerdeki kahvede seyredilen en zengin yerde en zengin en ayrıcalıklı insanlar aynı diziyi seyrederlerdi ve kitabın adına Masumiyet Müzesi dememin nedenlerinden biri de budur. Yani bu insanlar bana öyle gelirdi ki masumiyetin anlamı tabii ki bekaret kültürü ile ilgili bir anlamı var ama bir de Türkçede de vardır bu anlam. ‘Ben bu konudan masumum abi, bilmiyorum, naifim, safım.’ O insanların, yukarı sınıfların ve aşağı sınıfların aynı televizyon dizilerinin bu seyretmeleri bana masum gelirdi. Bilmem anlatabiliyor muyum? Ve onun için de orda bütün toplumu birbirine bağlayan televizyon kültürünün masumiyeti mi ya da herkesin aynı şeyi seyredip sınıf farkı yokmuş gibi davranması mı bana masum gelirdi. Ya da farkında olmamak. Kitap iki anlamlı aslında. Konuşmalar asıl şeyin söylenmemesi üzerinedir, dizide öyle kurulmuştur ve insanlar hep olduklarından daha masummuş gibi davranırlar ve esas konuya bir türlü gelemezler. Kemal 8 yıl Füsunlara gider ama gitme sebebi ancak 8 yılın sonunda evlenmeye karar verdiklerinde konuşulmaya başlanır. Masumiyet Müzesi derken masumiyetten eskiden hepimiz saftık şimdi hepimiz kötü olduk anlamını asla düşünmüyorum. Ama bir çeşit bilmezlikten gelme, bilmeme durumu. Ben bu konudan masumum deriz, bu konudan haberim yok deriz. Ya da çok kültürlü değilim deriz ya da çok ince yanından almıyorum deriz. Masumiyet orada ya da söylenmemiş sözler üzerine bekaret kültüründen 8 yıl bir adamın evden eşyalar alıp biriktirmesine ve herkesin sanki bunu yaptığını bilmiyormuş gibi davranmasına kadar büyük bir yelpazeyi de kapsıyor. Füsun’un masumiyetten Füsun'un bekaretini ya da masumiyetini kastediyorum belki ama başka daha derin kitabın anlatmak istediği daha derin bir şey var. Ben bu kadar anlattım. Anlatabildim mi belki de kitapta da anlatamadım.

- Çok katmanlı bir roman olduğunu düşünüyorum ve biraz önce söylediğiniz cümleyi önemli görüyorum. Esasında sınıfsal farklılıkları ne kadar uçlarda olursa olsun televizyon üzerinden aynı dünyaya bakan insanlardı o dönemdekiler.

Bir zamanlar Türkiye böyle bir yerdi. Şimdi tekrar ayrıldık. Türkiye'de ilk televizyon çıktığı zaman benim şaşırdığım şey, en yoksul kahveden, en yoksul Türkiye'nin en ayrıcalıksız yerinden, en zengin insanlarına aynı kültürü paylaşırlardı. Belki de bir zamanlar idealize edilen toplum bu değil midir? Herkesin aynı kültürü paylaşması. Böyle masum bir halimiz vardı. Böyle bir toplum değiliz şimdi.

- Kemal için hem roman çıktıktan sonra hem diziden sonra dünya edebiyatındaki en nefret edilen karakterlerden biri diye çok fazla yorum geldi.  Ama dünya edebiyatında önemli yazarların yazdığı böyle nefret edilen pek çok karakter vardır aslında.

Şimdi edebiyat profesörü maskemi takarak konuşmak istiyorum. Edebiyatta kötü karaktere yer vardır. Kötü karakterin çok önemi vardır. Bana kalırsa en önemli kötü karakter Moby Dick’in başkahramanı Kaptan Ahab’dır, çok kötü bir karakterdir. Ama biz romanı okurken onun o büyük balinayla savaşını anlamamıza yarar onun kötülüğü. Ama gelmiş geçmiş herkesin bildiği en kötü karakter, en popüler karakter okurun gizli gizli sevdiği kötü karakter Dostoyevski'nin Karamazov kardeşlerindeki baba Karamazov'dur. Onun üç  bir tane de gayrimeşru çocuğu vardır. Dört çocuğunun hepsi babalarının ne kadar kötü olduğunu bilirler. O kadar kötüdür ki o baba hepsi de öldürmek ister. Sonra da biri öldürür. Zaten romanın teması, gizliden babayı öldürme isteği üzerine kurulmuştur. Çünkü baba o kadar kötüdür. Ama o baba Karamazov, öte yanda okurken Dostoyevski'ye saygı duyacağımız, bizi gülümseten bir kötü kahramandı. Kemal belki bizi gülümsetmiyor. Bir derinliği vardır ve bütün bir hikâyenin çalışması için öyle bir kahramana ihtiyacımız vardır. Evet Kemal kötü bir kahraman, kötü bir karakter. Ben ayrıca bunu söyler söylemez ‘hop hop ben Kemal değilim’ de derim. Benim Kemal'le paylaştığım iki şey var. Bir Nişantaşı’nda büyüdük. Bir de o yaşadığı aşk hikâyesi yüzünden herkes tarafından alay edildiği için sınıfından düşüyor diyebiliriz. Ben de edebiyat merakım yüzünden ya da işte gençliğimde edebiyat merakının bir başka yanı solculuk hala öyleyim. O sınıftan düştüm dışlandım. Ben yazar olduğum için benden beklenen şeyleri yapmadım hayatta. Herkes benim de Nişantaşılı gibi mühendis, bir şirkette müdür, böyle bir şey ya da şirket sahibi biri olmamı beklerken hayır ben romancı olacağım dedim. Bunun başlarda sıkıntısı da yapıldı. Başlarda Kemal gibi hissettim. Toplum, yaşadığınız Nişantaşı sınıfı, orta sınıf, zenginler size biçilmiş hayatın dışına çıkarsanız sizi nasıl yavaş yavaş dışlar? Bunu da Kemal üzerinden kendi yaşadıklarımı belki biraz anlattım, ama altını çizelim. Kemal benden uzak bir karakter. Kemal'in değerleriyle benim değerlerim aynı değil. Bu tarifi de naif, saf bir şekilde yapıyorum kendimi korumak için.

- Romandan sonra hep bu size söylendi ‘Kemal sizsiniz’ diye. Siz hep değilim dediniz. Ama bir taraftan da tabii bu çok da baskın bir karakter. Önemli bir karakter ve sanki Selahattin Paşalı, ‘Kemal siz misiniz’ sorusunu biraz kendine doğru çekmiştir. Bir kıskançlık var mı?

Bir defa romancının paradoksu şudur. Siz Kemal ben değilim dersiniz ama aslında okurun inanmamasını istersiniz. Ben 10 kere Kemal ben değilim diyeceğim okur ben yemem sen osun diyecek. O ne demek? O benim hünerimi gösterir. Gerçekten Kemal ben değilim. Ama o kadar güzel yazmışım ki okur düşünüyor ki ya bunu yaşamadan yazmış olamaz. Bu da bir yazara yapılabilecek en iyi iltifat, hayal gücüyle yarattığı şeylerin bunu hayal gücüyle yazmış olamaz denmesi. Mutlaka yaşamış olmalı diye düşünmesidir. Okur ne zaman uydurduğum şeylere hayır bunu sen yaşamışsın derse  bana ben de o zaman bunu büyük bir iltifat olarak kabul ederim.

- Sizin oyunculuk deneyiminiz nasıl oldu? Siz o sahneleri nasıl çektiniz? Uzun mu oldu? Hemen kısa birkaç sahne bitti mi?

Ben açıkçası söyleyeyim iki kere seyrettim kendi oyunculuğumu. Çok net söyleyeyim. Başarısız olduğumu düşünüyorum ama senaryo yazarken Ertan Bey ve başkaları bunu benden bunu rica ettiler. Ben de heveslendim açıkçası. Keşke yapmasaydım demiyorum. Ama yaptım da iyi oldu da demiyorum. Orada bir çeşit Orhan Pamuk heykeli, mankeni gibi gezindim ayak altında. Bu da gerekiyordu belki. Onun için müteşekkirim. Çıkardığım sorunlardan dolayı çıkmışsa eğer özür dilerim. Kendimi önemsediğim için koymadım oraya. Onlar istediği için koydum. Çalıştığını düşünüyorum. Çok önemli değil. Çok küçük bir rol. Ama ben oyuncu olamam. Işıklar, ben lisedeyken, Robert Kolej’deyken okul tiyatrosunda oynamak istedim. Tiyatro  kulübündeydim ama en sonunda dekor yapma, resim yapma işi düştü. Çünkü sahne ışıklarını görünce kaçmak istiyordum ve ben oyuncu olamam.

- Ama romanı okuyanlar bilirler ki Orhan Pamuk bu romanda, girişte, sonuçta, son bölümde hep karakterin kendini anlattığı bir kişidir. Yani siz buraya zorlama bir şekilde değil de bütün romanın içindeki bir kişi olarak girdiniz. Çünkü kitabın son bölümü de Kemal’in hayatını size anlattığı bölümle bitti.

 Klasik edebiyat tarihinde çerçeve hikâye diye bir şey vardır. Romanda Orhan Pamuk’a Kemal’le yaşadıklarını anlattıktan sonra ‘ben size müzemi anlatayım siz belki de bir katalog roman yazarsınız’ diyor. Dizide hem başta hem sonda diyor. Ben de çerçeve hikâyede kendimi oynadım. Baş kahraman geliyor. Sonra geçmişe gidiyoruz ve olaylar başlıyor.

- Orhan Bey kitapta da doğal olarak bizde de, seks bütünün önemli bir parçası olarak...

Seks yani cinsellik, sevişme.

- Sevişme, cinsellik. Peki öyle diyelim. Görselleştiğinde daha mı anlam kazanıyor sizce bu? Yoksa sıradanlaşıyor mu bu görüntülerle? Çünkü yazının hayal ettirilmesiyle görselin doğrudanlığı açısından insanın kafasında farklı bir şey oluşabiliyor.

 Sıradanlaşmıyor da. Romanda ben de cinselliği yazdım. Seviştiklerini yazdım ama ayrıntılarına çok kibar bir dille girdim. Siz ne kadar kibar dilde cinselliğe romanda girerseniz ve cinselliğin kendisi değil onun toplumsal sonuçları, işte bekaret gibi ya da şunun gibi ya da sonuna kadar gitmişler gibi ya da şurasını gördüm, burasını gördüm gibi. Kitapta bunları ne kadar şiirsel ve kibar bir dille anlatırsam da anlatayım en sonunda dizide bunu görsel olarak görüyoruz ve ben aslında kendi duygumu iki kere test ettim. Cinsel sahneleri, iki kere seyrettim diziyi ve o zaman bir utanç duydum. Nedir bu utanç diye sorarsanız önce utancın rengini söyleyeyim size. 13-14 yaşlarında annemle babamla sinemaya giderdik. Derken bir öpüşme. Bakın size sevişme demiyorum. Öpüşme sahnesi olurdu. Ve ben Allah'ım ne olur bu sahne bitsin çok utanırdım annemin, babanın yanında başkahramanların dudaktan öpüşmesini seyredince. Aynı duygulara kapıldım. Yani cinsel bir şeyler oluyor ve bunun burada sanki benim kabahatim, benim suçum ben istemişim gibi. Cinsellik bizimki gibi bir toplumda çok bastırılmış bir şey. Bizimki gibi bir toplum yoksa bütün dünyada bastırılmış bir şey. Öte yandan en edepsiz şeyler yayınlanıyor. Gene de orada bir utanç duyuyorum. Benim romanımda böyle bir cinsellik vardı. Zeynep Hanım bir bütünlük içerisinde cinsel sahneleri, cinsel diyeceğimiz sahneleri çekmiş, hatırlatalım 18 yaş üzerindekiler için yapılmış bir dizi. Bana kalırsa sevişme sahneleri en önemli sahneler değil. Unutmayalım ki Kemal’e çok soruyor en sonunda Zaim. ‘Nedir bu ya bu takıntı? Seninki de biraz fazla olmadı mı?’ Biraz demeye getiriyor ki şu kelimeyi kullanmıyor Zaim; ‘narsistlik’. Sen aslında kendini aşkını övüyorsun. Bizi bıraktın, bizi beğenmedin falan gibi. Onları önemli sahne olarak görüyorum. Ve Zaim de çok güzel soruyor. Kemal de o arada ‘ya çok basit’ diyor. ‘Çok güzel sevişiyorduk’. Şimdi bu lafın üzerine bir Zeynep Hanım'ın sevişme göstermesi gerekli. Bunu ne kadar estetik yaparsa yapsın ben gene de o sahneleri seyrederken bir çeşit bir utanma hissine kapıldım. Ama dizinin bütünlüğü, romanın bütünlüğü içerisinde onlar dengeyle oturmuştu bence.

- Roman ve dizi arasında nasıl bir farklılıklar var size göre? Yani hangisinin daha kuvvetli olduğunu düşünüyorsunuz?

Şimdi ne istediğinize bakar bu. Zeynep Hanım dizinin gerektirdiği talebe cevap vermiş. Roman Kemal'in kafasının içine gömülmüştü ve birinci tekil şahısla Kemal anlatıyordu, anlatıyor. İstediği kadar birinci tekil şahıs dışına çıksın. Orhan Pamuk’un da iteklemesiyle Kemal kendi dünyasını anlatıyor. Roman Kemal'in aşk acısını eşyalar üzerinden uzun uzun işliyor. Dizide bunlar çok gözükmüyor. Bilakis dizide Kemal'in toplumsal konumu ve kadınlara yaptığı daha çok ortaya çıkıyor. Dizi Füsun’un yanına dönük. Romanda panoramik bir tablo var. Dizide de var panoramik, bir toplumu bir panoramasını görüyoruz burjuva sınıfının. Ayrıca özellikle Fatih'te geçen, Kemal'in bir çeşit kendi dışına çıkıp kabahati belki de hayattaki takıldığı yerin Füsun değil kendi burjuvalığı olduğu, Türk halkından uzak olması, başka bir dünya araması olarak düşünmesi. Hatırlatırım arkadaşına “siz kimsiniz ya” falan diyor. ‘Sen bizi beğenmedin. Uludağ'a niye gelmiyorsun? Bizi beğenmiyor musun? deyince “siz kimsiniz?” diyor Kemal. Orada Kemal'e yakınım, burjuva dünyasından memnun olmadığı için de bunu Zeynep Hanım da görmüş ve çok güzel bu konuda bir konuşması var. Olmadığı için de Füsun aşkını abartıyor bir müze yapıyor olabilir. Kendini başka biri, benim sanatçı olmam gibi, Kemal'in Füsun’a müze yapmasında, Nişantaşılı Kemal'in bir müze yapmasında, benim romancı olmam gibi bir yan da var. Bunun için bütün bunların hepsi birbirine karışmış vaziyette…

- Diziyi seyrederken ne hissettiniz?

Bir defa sürekli bir memnuniyet hissettim, böyle iyi olacağını tahmin ediyordum. Çünkü senaryoyu da kitlemiştim. Ama şunun altını çizmek isterim. Ben senaryoyu romanıma sadık bir şekilde onları zorlaya zorlaya kollarını büke büke senaryomu, kelime kelime romanımı çektirttim. Senaryoyu Ertan Bey'in senaryosunu, benim romanımı değil çektirttim. Ama bununla iş bitmez. Bununla şahane, şimdiki gibi şahane gibi bir dizi olmaz. Ama onlar da çok çalıştılar ben zaten büyük bir çoğunda Amerika'da ders veriyordum. Onlar yaptılar ve diziyi seyrederken bir noktadan sonra çevre düzenlemesinin şahane olduğunu gördüm nitekim ne bileyim Merhamet Apartmanı’ndaki daire onu çok güzel yapmışlar. İç çekimlerin hepsi, hepsi çok güzel olmuş. Nişantaşı meydanı her şeyle harika yapmışlar. Oyunculara da güvendiğim için ve çok güzel oynuyorlardı hiçbir zaman garipsemeden, hiçbir zaman yabancılaşmadan amma güzel yapmışlar diye diye seyrettim. Memnuniyet duygusuyla seyrettim. Unutmayın ki çok klasik Yeşilçam ya da Hollywood yazar ilişkisi şudur. Yazar popülerlik ve para ya da ne bileyim zevki için verir romanını. Her yazar romanının bir dizi yapılmasını bir şekilde ister. Bu da doğal bir şey. Bunun pek çok dürtüsü vardır. Ama ondan sonra hiçbir zaman yazarın istediği çekilmez. Yazar ihanete uğradığını düşünür. Basın toplantıları, arkadaşlara şikayet, şikayetçi yazar bütün Hollywood edebiyat ilişkisi, şikayetçi yazarlarla doludur. Ben birinci kötü Hollywood deneyiminden sonra şikayetçi yazar olmak istemiyorum dedim ve Zeynep Hanım, Ay Yapım ve bütün oyunculara beni şikayetçi yazar durumuna sürüklemedikleri için, mutlu yazar olarak iki kere  seyrettirdikleri için çok müteşekkirim. Demiyorum ki dizi romanıma metin olarak sadık ama o dünyayı ben bile kuramazdım. Siz bir düğün sahnesi yazıyorsunuz ya da bir otelde bir öğle yemeği sahnesi yazıyorsunuz ya da Nişantaşı’nda bir yürüyüş yazıyorsunuz. Her şeyi anlatmıyorsunuz ki. Dizi edebi metni resme, fotoğrafa, filme, diziye çevirmek yazarın düşünmediği bin tane yeni görsel ayrıntıyı bulmak, onu yerleştirmek demektir. Özellikle görsel ayrıntılar bakımından, çevre düzeni bakımından dizi harika. Bu da yetmiyor. Oyuncular harika. Bu da yetmiyor. Ama Zeynep Hanım'ın onların yüzlerine yaklaşması, Zeynep Hanım'ın sessizlikleri, kamerayla yaklaşması, duyguları dramlaştırmak için kendisine güvenmesi ve ağır ağır ilerlemesi ve müzik de çok yardım ediyor, çok önemli.

- Neco, Kamuran Akkor, Ajda Pekkan, Verdi, Pavarotti çok iyi bir müzik seçkisi var. Özellikle Neco’nun müziği eşliğinde o yürüyüş sahnesi çok etkili

Mesela bakın o yürüyüş sahnesi romanın dizinin en güzel sahnelerinden. Ama romanda öyle bir şey yoktu.

- Sanki bir yol ayrımını çok iyi vermeye çalışan sahne…

Evet. O Zeynep Hanım'ın buluşu. Ben de onu seyrederken bir şaşkınlık oldu bana. Ama çok da güzel çalışıyor. Şimdi burada söylüyorum bir itirazım yok. Bu kadar her şeyin uyması biraz tesadüf de diye de düşünüyorsanız, aynı şekilde belki de romanı okumayan, diziyi seyredenlere yardım etmek için söyleyelim. Kemal, Verdi ile romanın sonunda ilgileniyor. Verdi demin de sözün ettiğimiz melodram dediğimiz melodramatik müziğin tanrısıdır. Bir numaralısıdır. Ve Kemal'in öldüğü otel ile Milano'daki ünlü La Scala Tiyatrosu bütün melodram operetlerinin oynandığı 200 metre mesafededir. Verdi provalara gider. Sonra o otelde oturur. Ben de o otelde çok kaldım ve Kemal'i de orada öldürdüğüm için de orada kalmaya devam ettim. Verdi'nin melodramatik müziğiyle sona eriyor. Ve müzik çok iyi kullanılmış. Ben bir müzik kültürü ve bilgisi olan birisi olmadığım için bunu iyi seçmişler, şunu iyi seçmişler demeyi hadsizlik kendi bilgim dışına taşma olarak görüyorum. Ama dizide müzik ya duyguları abartan ya da duygulara ters düşen, duyguların altını çizen ya da duygulara bir soruyla karşılık veren bir şeyse çok güzel kullanılmış dizide.

- Daha evvelki söyleşilerimizden eşiniz Aslı Hanım'ın romanlarınızı yazarken okuduğunu sizinle tartıştığını biliyorum. Aslı Hanım nasıl buldu diziyi?

Aslı Hanım tabii ki diziyi beğendi. Ben bir kere kendi başıma stüdyoda seyrettim. Birlikte seyrederken arada bir durdurup durdurup bir şey söylüyordum. O da diziden çok memnun. Aslı Hanım ayrıca onu da söylemek istiyorum. Zeynep Hanım'ın liseden yatakhane arkadaşıdır. Yönetmen Zeynep Hanım'ın liseden arkadaşıdır. O da onun diziyi izleme duygularına yardım etti. O Zeynep Hanım ile arkadaş olmakla da gururlanıyordu. Karışık duygular içerisinde seyrettik. Ben iki kere ayrı zamanlarda altı aya yayılmış bir şekilde diziyi seyrettim ama bir üçüncü kere daha seyretmek istiyorum. Belki bu konuda bir şeyler yazmayı da düşünüyorum.

- Siyasi bir romanınız var Kar. Kars'ta geçer. Muhafazakarlar, Türkler, Kürtler, milliyetçiler arasındaki tartışmalar, gerilimler. Peki bu dönem Orhan Bey siz bu dizi yapmak isteseniz Ay Yapım ya da Netflix bu istekte olur muydu sizde? Yoksa dönemsel olarak şu an zor mu olur?

Siz belki daha pratik olarak şunu soruyorsunuz. Bugün sizin Kar romanını dizi yapmak isteseler ne olur? Ben devletten çok net bir dert çıkacağını sanmıyorum ama biz de ona dikkat ederdik. Her şey söylenmiyor Türkiye'de ama biz de onlara uyum gösterirdik. Ama bir dizi kendim şu üç, dört bir haftada gördüm ki o öyle popüler oluyor ki herkes öfkeleniyor. Herkes kendini dizi üzerinden ifade etmek istiyor. Devlet de biz de öyle bir şekilde çekerdik. Kar’ı çeksek yasaklamazdı ama toplumun infiali, öfkesi, tepkisi çok olurdu. Olsun. Belki dizileri bunun için çekiyoruz. Olsun. Okurlar diziyi seyredenler Kemal'e kızıyorlar. Kemal'e kızmakla kalmıyor. Bana da kızıyorlar. Ama belki de sanat yalnızca ‘her şey çok güzel bizim kafalarımızın içerisindeki düşünceler harika her şeyimiz harika’ demek için edebiyat yapılmaz, dizi yapılmaz. Bunlar için vakit kaybetmeye değmez. Edebiyat, sanat böyle popüler olmaya aday bir dizi bile biraz eleştiri yapmalı. Bu bağlamda Kar’ın çekilmesi mümkündür. Çekebilmek isterim. Bu tehlikeleri, bu riskleri de göze alırım ama çekmek isteyen babayiğit lazım.

- Gala gecesi Netflix yöneticileri dizinin aynı anda 190 ülkede gösterileceğini söyledi. Biraz rakamlarından konuşsak. Mesela Masumiyet Müzesi kaç dilde baskı yaptı? Müzeye son dönemde bu diziden sonra gelenlerde artış var mı?

Çok teşekkür ederim bana bu fırsatı verdiğiniz için. Kitap tabii ki çok satıyor, rekorlar kırıyor. Ama ama asıl müzeye çok insan geliyor. Ondan biraz bahsetmek isterim. Masumiyet Müzesi'nin galiba açılışının 14’üncü 15’inci yılındayız. Masumiyet Müzesi için kendimden Nobel Edebiyat ödülünden aldığım parayı bu müzenin yapımında kullandım. Ama ondan fazla hep düşünüyordum ki cebimden para da veririm müzeye. Çünkü kim gelir benim müzeme? Ama öyle olmadı. Asıl başarımı bu müzenin açılmasıyla bugün arasında geçen 15 yılda bu müzeye gelen insan sayısının düşmemesi olarak görüyorum. Hem yurt içinden hem yurt içinden. Müze ben cebimden para koymadan ki başta koydum kendi kendine ayakta durdu. Bu benim için çok ilginç bir şeydi. Ben hep ileride zorlanabileceğimizi zannediyordum. Kitap da satmaya devam etti ve şimdi de tabii ki çok ilgi var. Bir başka paradoks kitabın satışı da düşmedi çıkmasından sonra. Yapı Kredi Yayınları’ndaki arkadaşlarıma sorduğum soru zaman zaman niye bu kitap satıyor? Ben itiraf edeyim. Masumiyet Müzesi benim en iyi romanım değildir. En iyi romanlarım Kara Kitap ve Veba Geceleri ve belki Kar’dır, Benim Adım Kırmızı’dır. Bunlardır en iyi kitaplarım. Roman olarak Masumiyet Müzesi onlardan sonra gelir. Ama bir müzesi olması diyelim, bu o müzenin de çağdaş bir çağdaş sanat yerleştirmesi olması, Masumiyet Müzesi romanını değişik bir yerde tutar. Ben aslında romanı yazarken ilk önce bir katalog şeklinde yani biraz daha deneysel modernist öyle bir şey yazacağım diye düşündüm. Füsun’un küpesi diyecek romanda. Siz okuyacaksınız. Ondan sonraki eşya işte bakalım ne varmış? Füsun’un Jenny Colon çantası. Onu da söyleyelim. Jenny Colon; Türkiye'ye gelip ‘Doğu’da Seyahat’ diye kitabı yazan, İstanbul'dan bahseden Fransız yazar Gerard de Nerval'in uğruna intihar ettiği sevgilisinin adıdır. Benim romanlarımda ancak uzmanların fark edeceği böyle detaylar vardır. Jenny Colon, Gerard de Nerval'in şair ve genç yaşta intihar edecek kadar romantik bir aşka kapıldığıdır, Jenny Colon da bir film yıldızı gibi. O zamanların operet sanatçısıdır. Ona aşık olur ama ona yüz vermez. O da kendini direğe asarak intihar eder. O görsün birazcık. O görsün ben seni ne kadar çok sevmiştim diye. Çantaya da o Jenny Colon’un adını verdim. Ama bunu size ilk defa söylüyorum. Benim romanlarım bu tür ayrıntılarla doludur. İleride belki edebiyat tarihçileri falan keşfeder. Bilmezseniz hiçbir şeyi kaçırmazsınız. Bu çeşit küçük ayrıntıları romanlarım içine gömmeyi bunları kullanmayı böyle severim.

- Orhan Bey iyi ki bu ayrıntılar var. İyi ki edebiyat var. Bu bölümde edebiyat tarihi üzerine, Masumiyet Müzesi romanı ve dizisi üzerine detaylı bir konuşma yaptık. Şimdi biraz daha Masumiyet Müzesi üzerinden hareketle bu işin felsefi ve siyasi yönünü konuşalım. Roman ‘hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum” ile başlayıp “herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım” ile bitiyor. Mutluluk tarifinin dönemsel olarak değişen bir şey olduğunu düşünüyor musunuz?

Önce mutluluk dediniz. Ben de altını çizerek söylemek istiyorum. Bunda ne yaptığımın farkındaydım. Romanın ilk kelimesinde hayat ve mutluluk ilk cümlesinde hayatımın en mutlu anı dediğimizde hem hayat kelimesi var hem mutluluk var. Son cümlesinde de herkes bilsin mutlu bir hayat yaşadım derken son cümlede de hayat kelimesi var, mutluluk kelimesi var. Bütün roman sanki bu ikisi arasına sandviç olmuş vaziyette. İkisi arasına sıkıştırılmış vaziyette. Çünkü  benim üstadım Tolstoy’a göre hayatta en önemli konu mutluluktur. Romanlar da romanı roman yapan, edebi romanı roman yapan şey duygulara hitap etmek, okuyucuyu okumak falan bunlar olabilir ama en yüksek konu hayatın anlamıdır ve bu da mutlulukla ilgili bir şeydir. Ve ben de ciddi bir romancıyım, edebi bir romancıyım. Evet. Deneysellikler yapabilirim, popüler melodram unsurlarını kullanabilirim. Ama hiçbir zaman ciddi romancının felsefi isteklerinden, hırslarından, konularından vazgeçmedim ve mutluluk en önemli roman konusudur. “Hayatımın en mutlu anıymış” derken Kemal’in bir pişmanlığını görürüz bence. Pişmanlık aşk ilişkisinin vazgeçilmez unsurudur. Unutmayalım ki Kemal’in babası benim babama çok benzer bu konuda. “Oğlum iş işten geçmeden bir kadına iyi davranmayı bilmek” derken mutlu olmanın anahtarını verir ama Kemal bunu ne kadar dinliyor dinlemiyor, bu konularda kendi romanımı yorumlamak istemediğim için söylemeyeyim. Romanın sonunda ise Kemal mutluluktan ve hayattan bahsediyor. Çünkü herkesin bildiği gibi alay edilen, küçümsenen, dalga geçilen birisi durumuna düşmüş, Füsun’u kaybetmiş, elinde bir dizi bu müzede şimdi sergilediğimiz objeler. Kemal’le benim sergilediğimiz diyerek sanki Kemal gerçekten varmış gibi davranıyorum. Bu da benim gerçekle hayal gücüm arasında gidip gelmelerimi okuyuculara da göstermeye çalıştığım belki Brecht’çi diyebileceğim bir yanı da gösteriyor. Kemal eninde sonunda sevgilisi Füsun’u kaybetmiş, belki de bu aşk oyununun, aşk ritüelinin, aşk yapmacıklığının, aşk törenlerinin bir kurbanıdır da Kemal. Füsun da öyle. Bu oyuna girmiş sonunda ama bu oyunu kaybetmiş. Geriye ne kalmış? Herkes onunla dalga geçiyor. Sınıfından düşmüş, sevgilisi gitmiş bir başkasıyla evlenmiş. Tam onunla evlenecekken yine olmamış. Sevgilisi de acayip davranmış. Kemal yani kendi burjuva sınıfına madara olmuş ve bunun farkında, zor durumda. Bunun üzerine bir müze yapıyor. Meydan okuyor. Müze nedir? Benim de müze kuramım var mütevazi. Müzelerde aslında topluluklar gururlanmak istedikleri şeyleri sergilerler ama çoğu zaman da utanç verici şeylerdir. Savaşlar, kılıçlar, uçurulmuş kelleler, nasıl adam öldürüldüğü gösterilir müzelerde. Ama kötü şeyler. Kemal’in de kendi yenilgisini, kendi kötü yanını, kendi başarısızlığını, kendi gaddarlığını gösteren bir koleksiyonu var elinde. Ama bunu muzaffer yapmak istiyor. Müze yaparken zaten topluma meydan okuyor. Ben bir kızı o kadar sevdim, siz benimle dalga geçiyorsunuz ama bakın ben bir müze yapıyorum müze. O kadar aşık oldum, utanmıyorum aşkımdan diyor. Yine yaptığını müzesini açmadan evvel de yazar Orhan Pamuk’tan ya da benden işte hayali hikâyeye göre bunun romanını yazmasını istiyor. Aslında ilk başta romanı notlandırılmış bir müze kataloğu şeklinde düşünmüştüm demin de söylediğim gibi. Ama sonunda Kemal “herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım” derken, herkesin kendisinin çok mutsuz bir hayat yaşadığını bildiğini ama kendi hayatını anlamlandırmak için bununla savaştığını görüyoruz. Buradan belki hadi edebiyat öğrencilerine ödev verseydim; buradan aslında Kemal’in yaşadığı aşkın biraz da topluma karşı bir savaş olduğunu görüyoruz. Zaim zaten bir noktada demiyor muydu ‘ne yapıyorsun abi sen böyle’ diye? Bizi beğenmiyorsun falan. Kemal hâlâ Zaim’e cevap yetiştirmekte. Ama sonra anlıyoruz ki Zaim bunları söylerken zaten Sibel’i teselli ediyormuş ya da Sibel’le sonra evlenecek. Kemal büyük aşk derken aslında evlenmek belki de evlenmek isteyebileceği, toplumun kendisinden bekleyebileceği mutlu hayattan bir şekilde vazgeçiyor, evet tabii o bir şekilde de Füsun da var. Ama Füsun’un Füsun olarak büyük yüce bir yere konması da Kemal’in aşk ideolojisi dediğim aşk şarkıları, aşkı kutsallaştırma, Leyla ile Mecnun’ları okuma, bütün bunlara inanma ve bunun en soylu duygu olduğunu işleyen toplum ideolojisinin, tarihin aşk kültürünün, edebi tarihin kurbanıdır bir anlamda bana göre. O yüzden iftiharla söyleyebilirim ki, iftihar kelimesi kuvvetli oldu ama Masumiyet Müzesi bir aşk romanıdır ama aşkı çok yüksek bir yere bir anıtın üstüne koyarak “ey aşk ne kuvvetlisin” demiyor. Aşkın bir trafik kazası gibi başımıza gelen bir şey olduğunu savunuyor Masumiyet Müzesi romanı. Unutmayalım ki kitapta, roman da hikâyede bir trafik kazasıyla bitiyor.

- Bu arada “masumiyet” kavramını ne zamandan beri konuşmaz olduğunuzu düşünüyorum. Kavram olarak...

Ama bunu çok gördüm ve buna karşı çıkıyorum. Eskiden insanlar masum ve iyiydi şimdi kötü oldular, masumiyet müzelik bir kavram. Bunu çok duydum. Bu yanlış. Romanım, müzem ve dizi de bunu demiyor. Masumiyet kavramının iki kökeni var dizide ve romanda. Bir, tabii ki Füsun ve bekaret kültürü. Erkeklerin ne yazık ki işte önyargıları olması, kadınların da buna çoğu zaman erkeklerden daha fazla inanması ve kendilerini korumak ve toplumda saygın bir yer edinmek, toplumda değerli bir yer edinmek çabası. Normal bir hayat yaşamak için bu bekaret kültürünün kurallarına kadınların saygı göstermesi. Bu belki bakire olmak, masum olmakla ilgili. İkincisi ama diyelim Türkçe sözlükte de var, Webster sözlüğünde de var. Masum olmak bir de o konudan bilgisiz olmak, saf olmak, bizim naif olmak dediğimiz bir konu hakkında kurnaz olmamaktı. Kahramanlarımın Kemal’den Füsun’a kurnaz olmadığını düşünüyorum. Hepsi akşam televizyon seyrederlerken aralarında davranışlarında, bir bütün kitapta ve romanda ve dizide olmasını istediğim saflık var. En it, en adi kahraman zaten Sibel’in dediği gibi ‘çok iğrençmişsin’ dediği gibi çok da güzel oynuyordu oyuncumuz, olduğu sahnede Kemal’in gerçekten kötü bir kahraman olduğunu düşünüyoruz. Ama romanın sonuna geldiğimizde, Kemal’in çektiklerini gördüğümüzde Kemal şunu yapmıyor herkesin yapabileceği. Tamam ya bu kız olmadı, zaten onunla biraz eğlendik. Bir başkası olsun. Sibel’in de kalbini kırdık. Bir üçüncüsü pekala Kemal bulup evlenebilirdi. Kemal onu yapmıyor ve orada bir salaklığı, masumiyeti, bilgisizliği, tecrübesizliği, kendi inadında devam etmesi. Bütün bunların arkasında bütün ailem, çevrem Orhancığım roman yapma, roman yazma. Bırak bu edebiyat sevdasını demesi benim Kemal’e benzeyen yanlarım. Derken aradan 20 yıl geçti. Romancılıkta başarılı oldum. Rahmetli annem bırak şimdi müze yapmayı evladım. Roman tuttu artık kim gelir senin müzene dendi. Bilmem anlatabiliyor muyum? Benim de bütün hayatımda mensubu olduğum Nişantaşı burjuva toplumuna duyduğum öfke, eleştiri ve onlara karşı bir şey yapma isteği Kemal’i işte bu noktadan Kemal’e saygı duyuyorum, seviyorum Kemal’i. Evet çok manipülatif, kadınlara kötü davranan bir kahraman ama. Öte yanda kendi içinden çıktığı sınıfa öfke duyan. Benim çok Nişantaşılı arkadaşım var. Siyasi zorluklara düştüler. Kemal gibi topluma, kendilerini yetiştiren sınıfa isyan ettikleri için çeşitli solcu örgütlere girdiler, işkenceler çektiler, hayatları dağıldı, yurt dışında yaşadılar. Böyle Nişantaşı deyince yalnızca tüketim yapan burjuvaları anlamamak lazım. Orada insanlar var ve bazı insanlar Kemal aşk yüzünden, ben edebiyat yüzünden ya da solcu içeri giren arkadaşlarım ahlaklı, siyasi insanlar oldukları için sınıflarından düştüler. Bu kitapta bir sınıftan düşme, sınıf düşme, sürülme yanı da var.

- Siz bir kitabınızda aynen şöyle dersiniz. ‘Sınıfsal olarak dışarı itildik. Kemal Füsun’a olan aşkı ben edebiyat sevgim ve siyasi durumlar yüzünden’. O itilmişlik hissinden şu anda kurtuldunuz mu Orhan Bey?

 O itilmişlik hissinden annem en sonunda Nobel ödülü alınca en sonunda bir doğru yaptığımı anladı ama o zamana kadar hep şüpheliydi. Annemle böyle şakalaşırdık. Annem ben Türkiye'de ünlü bir romancıydım, 40 yaşlarındaydım. Oğlum bak derdi bana. Beni deli ederdi aslında rahmetli annem. Bak oğlum bak 40 yaşındasın bilmem ne. Üniversiteden atılanlar, ben üniversite eğitimimi de bıraktım. Mimarlığı bırakmıştım sırf romancı olayım diye. Bak af çıkmış sen gir yeniden mimar ol derdi. Beni artık deli etmek için mi yoksa gerçekten yaptığım şeye inanmadığı için mi? Benim mensup olduğum sınıfa, kültüre öfkem yalnızca siyasi değil böyle kişisel şeylere de dayanır.

- Orhan Bey bir de romanın aklınıza düştüğü tarih 1982. Darbenin hemen sonrası. Geçtiği tarihler 80 öncesi çatışmalı alanlar. Yazmaya başlamanız 2002. Yeni bir iktidar Türkiye'de. 2008 müzenin açılışı. Siz bu müzeye zor gidip geliyorsunuz. Çünkü o dönem siyasi olarak siz hedeftesiniz, yurt dışında kalıyorsunuz. Yayınlanması 2026. Türkiye'nin belki de en sert rejimi günleri. Düşüncesinden ötürü hapistekiler, dünyanın geldiği yer. Yani yarım asra falan bir süreçten bakıyoruz aslında. Bu döneme baktığınızda bu yarım asra ne düşünüyorsunuz?

Siyasi olarak, özellikle düşünce özgürlüğü olarak daha iyiye gitmedik ne yazık ki. Düşünce özgürlüğü düşündüğünü korkuya kapılmadan bir yerde yayınla, bir de dert olma, seni o yayınlayacak insanlar da gönül rahatlığıyla yayınlasınlar. Son 50 yılın en kötü durumundayız. Ama şimdi bu roman siyasi bir roman değil. İçinde siyasi yanları da var. Ama öte yandan bu romana başlarken siyasi olmayan bir roman yazacağım ilk defa diyordum. Tabii ki siyasi bir sonuç da verdi. Siyasi yan derken mesela beklenmedik bir şekilde romanda olan “ya ben bunu koymuştum, senaryoda da vardı ama bu kadar etkileyici” dediğim yan aslında siyasi yan romanda, Avusturya Konsolosluğu’ndan vize almak kısmının çok beklenmedik bir şekilde patlayacağını ve bütün Türklerin duygularına hitap edeceğiydi. Çok siyasi olduğunu düşünüyorum. O zamanlar romanı yazarken İsviçre Konsolosluğu’ndaki bir memura vize alamayan biri öfkeyle ateş edip tabancayla öldürmüştü ve vize kolay alınmıyordu. Ben de o kuyruklarda bekledim.

- Hâlâ da kolay alınmıyor vize.

 Şimdi daha da zor alınıyor. Ama belki artık kuyrukları saklamanın bir yolunu buldular. Eskiden Türk devleti yine romanda dönem ayrıntısıdır o. Pasaport almak için Füsun’lar kuyruklarda bekliyorlar. Eskiden Türk devleti size pasaport vermek için eziyet eder, oraya git buraya git, Sirkeci’den geldin bir daha yukarı vilayete gel. Bir imza burada eksik, imzayı veren adam gelmezse haftalarca pasaport almak için beklerdin. Konsolosluklardan evvel yurt dışına gitmek isteyenlere Türk devleti eziyet ederdi. Hani romanda siyasi sahne varsa bunu çok yaşadım. İşte tam sokağa çıkma yasağı akşam 11 ya da 12 saat kaçtaysa önce 10 sonra 11 sonra 12. Sizi durdururlar, ararlar üzerinizi. Çok iyi hatırlıyorum. Bir arkadaşıma Tanpınarları götürmüştüm. O da bana vermişti. Arama bu kitaplar ne? Elimde Tanpınarlar ne diyeceğimi bilemiyorum. Ama çok fazla da şikâyet etmiyorum. Bu konuda yurt dışında çok yaptığım Türkiye'de yaptığım şakayı da size, Türkiye'de az yaptığım şakayı da size söyleyerek siyasi konuyu bağlayayım. Ben bu ülkede yıllarca korumalarla yaşadım. Eskiden 3 korumam vardı. Çok siyasi soru soranlara şimdi size dediğim gibi Murat Bey eskiden 3 korumam vardı.  Şimdi bir korumam var. Türkiye ilerliyor, abartmayalım diyerek müdafaaya geçiyorum sonra daha da fazla siyasileşmesin diye. Masumiyet Müzesi'nin kalbinde bir siyaset var. O da o siyaset de erkeklerin kadınlara kimi zaman isteyerek, kimi zaman bilmeden,  kimi zaman kendi aşklarını önemseyerek, büyüterek yaptıkları kötülük. Kitabımı feministler eleştirsinler, eleştiriyorlar.  Çok memnunum. Ortadoğulu bir erkeğim.  Ne kadar kafamızda pislik varsa, yanlış önyargı varsa ister istemez onlarla mücadele ediyorum.  Onları taşıyorum. Bizimki gibi ülkelerde feministler her zaman haklıdır. Feminist eleştirileri de okuyorum. Her zaman erkek bakışının dışına çıkmaya çalışıyorum. Ama bir yerde de en iyi bildiğim şeyi anlatmaya çalışıyorum. Romancılık, kendi hikâyelerinizden başkasının hikâyesi gibi, başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemnz gibi anlatma yeteneğiyse ben Füsun'u da kendim gibi anlatabilmek isterdim.  Ne kadar yaptım, burada Zeynep Hanım'ın,  diziyi Zeynep Hanım'ın çekmesi bunu dengeledi diye düşünüyorum.

- Batılı erkekliğin, Orta Doğulu erkeklikler geri kalan yanı var mı? 

Çok bir fark yok ama herkesin vazifesi, benim gidip Amerika'da bugün olan rezaletleri eleştirmem üzerime düşen vazife değil. Benim Amerika'da yaşadığım kadar üzerime düşer. Herkes kendi ülkesini eleştirmekle yükümlüdür. Ben şimdi Trump'ı saatlerce eleştireyim. Mesele Trump'ı eleştirmek değil. Mesele Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan'ı sıkıysa eleştirmek. Bilmem anlatabiliyor muyum? Burada Trump'ı eleştiriyorlar ya da Batı'da olmuş skandalları anlatıyorlar. Ama Türkiye'de olan skandallar, Batıda olan skandalların yanında, Batı'da olan skandallar, yakınımızdaki skandallar, rezaletler, kadınlara yapılan rezaletleri anlatalım. Türkiye'de erkeklerin kafalarında çok çirkin şeyler var ve kadınlar bunun için acı çekiyorlar. Benim tutumum bu. Ben Türkiye'dekini eleştiririm. Trump'ı eleştirmek marifet değil. Kadın yatakhanelerinde, kadın okullarında o kadınlara neler yapılıyor? Füsun anlatıyor işte biraz romanda. Bunları görmek marifet. Yoksa Türkiye'de her şey iyi, her şey Batı'da kötü. Bu zaten sağcı, faşizan bir söyleme çok kısa zamanda bu tür eleştiriler varır.

- Kitapta ‘bitmek bilmez din, medeniyet, Avrupa, Cumhuriyet tartışmasının’ aşırı Atatürkçü laiklerle anne arasında geçişinden bahsediyorsunuz. Bu ne düşündürüyor? Hâlâ süren böyle bir tartışma var.

Romancılığımın ilk yıllarında, ilk kitaplarım 1990'ların başında dünyada meşhur oldu. Avrupa'da ve dünyada. Beyaz Kale'nin çıktığı yıl. O zamanlar başlarda kendi adıma bana Doğu- Batı Romancısı bir de İstanbul Romancısı diyorlardı. Bu iki lafı ben yurt dışında öğrendim kendim hakkında. Ben doğru diye düşündüm. İstanbul hakkında yazıyorum ama İstanbul Romancısı değildim aslında. Ama onu öğrenince doğru. Bir de mesela çok yazdığım en güzel kitabım olduğuna göre ‘Kafamda Bir Tuhaflığı’ İstanbul Romancısı sıfatını hak etmek için yazmışımdır. Ama bütün bu geçen, ben artık 50 yıldır roman yazıyorum, bütün bu geçen 50 yıl içerisinde Doğu Batı ikilemi hayatlarımızda damga vurmaktan uzaklaştı. Kemal Tahir'in, başka romancılarımızın, Peyami Safa'nın medeniyet değiştirmek, kültür değiştirmek konusu arkalara gitti. Atatürk'ün yaptığı reformları belki toplum kabul ettiği için ya da Türkiye, dünya globalleştiği için, iletişim hızlandığı için. Doğu Batı konusu eskiden içimize kapanmış, milli devletin sınırları çok yüksek olduğu zaman, Doğu Batı konusu önemliydi. Ama o sınırlar internet ile kültürün içiçeliğiyle farklılaştı, dünyanın bütün filmleri her akşam elimizin altında. Dünyanın bütün havadislerini, bütün haberlerini alıyoruz. Dünyadan o kadar uzak değiliz. Ve yaşadığımız hayatta da zenginleştik. Bireylerimiz daha derin, hepsi daha derin bireyler oldular. Ve hayatta kendi seçimlerimizin önemini Füsunlar ve ondan sonraki kuşaklar da kavradılar. Doğu Batı konusundan önce insanların kendi seçimi, toplumsal tarihin bizi belirlemesinden önce bizim kendi, Füsunun kendi seçimi, kendi cinselliği, kendi varlığı daha önemli olmaya kaldı. Artık medeniyetler çatışması konusunda bir şey yazmam, yazmak gelmiyor içimden. Günlük hayatımızı nasıl yaşıyoruz? Kafamda Bir Tuhaflık gibi bir romanı yazmak beni daha mı mutlu eder? Yeniden böyle bir roman yazabilirim. Günlük hayata, günlük hayatın küçük ayrıntılara dayanan. Ve dramı, geleneksel kültür ile Batı kültürünün çatışması, işte modernleşme, Batılılaşma reformlarını ne derseniz deyin, inkılapların, kültürel değişmelerin önemi gibi konular benim de gözümde arkada kaldı. Ben romancılığa başladığımda, ben doğduğumda Türkiye'nin nüfusu 20 milyonlar, 30 milyonlardayken şimdi 80 milyonlara geldik. İstanbul 2,5 milyondu ben doğduğumda. Şimdi oldu 17-18 milyon. Ve sorunlar, burada yaşadığımız sorunları Doğu Batı sorunu anahtarıyla artık anlayamayız. Ama o konular hâlâ geçerli. O kitapları o zaman yazmışım. Nasıl Masumiyet Müzesi'nde o zaman yazmışım ve şimdi hala bir endişe taşıyorum. Acaba bu bekaret konusu. Acaba kadınların bu kadar ezilmesi konusu. Acaba Kemal'in 8 yıl Füsun'u ziyaret etmesi biraz abartılı değil mi? Bu konuları Türk okur biraz anlayabilir. Gençler belki hâlâ anlamakta zorlanabilir. Acaba uluslararası seyirci bu konuları anladı mı? Kemal'in 8 yıl sabrının ya da Füsun'un Kemal'i kaybettikten sonra Feridun ile evlenmesinin biraz saçma gözükmesinin? Bence saçma değil. Eskiden bekaretini kaybeden bir kız şerefini kurtarmak için hemen başkasıyla, kendisini kabul edecek bir başkasını arardı ve bunlar çok konuşulan konulardı. En Batılılaşmış Nişantaşı burjuvaları arasında da. Şimdi benim küçük bir endişem varsa bu dizinin başarılı olmasında Türkiye'de değil uluslararasında bu konular tarihi bağlam içerisinde arkada kalan tarihi konular olmaya doğru gidiyor. Olaylar 1974'te geçer ama Kemal'in babasının 1950'lerdeki yani 75 yıl öncesi 50 yıl önceki ayrıntılara sık sık gönderme yapılıyor. Atatürk reformları dahil olmak üzere. Acaba bunları Türkiye dışındaki okurlar, seyirciler ne kadar anlayacak diye bazen endişeleniyorum.

- Yeni roman geliyor mu Orhan Bey? 

İki tane romanı aynı anda yazıyorum ya da bir tane roman yazdım, yarısında bıraktım. Bir tane daha romanla uğraşıyorum şimdi. Dört yıl oldu hala yeni bir roman yeni roman yayınlamadı diye bir endişeye kapılıyorum. Ama herhalde müzemin yaptığı Avrupa turu, müzemle meşgul olmak, başka pek çok siyasi konularla meşgul olmak, pek çok şey benim hızımı yavaşlattı ya da belki kendi kendime edebi çıtayı yükselttim. Yazıyorum yazıyorum, beğeniyorum, tam bitireceğim, tam yayınlayacağım, Yapı Kredi’deki arkadaşlara roman geliyor diyorum. Sonra bir korkaklığa kapılıyorum ya bu tam olmadı biraz daha bekleteyim diye. Hayatımda da yaşım ilerlediği için saatime bakarak yazıyorum artık. Eskiden Kara Kitap’ı yazarken bir bölümde takılırsam, o ne yapalım takıldıysam takıldım derdim. Ve beklerdim yeni bir şey için. Şimdi o sabrı gösteremiyorum, başka bir hikâye yazmaya başlıyorum, durmadan çalışıyorum. Hayat kısaldıkça, geri kalan hayatımız kısaldıkça daha çok çalışıyorum. Daha çok bir buhrana kapılıyorum, onu istediğim gibi güzel yazmaya vaktim olacak mı diye. Ama hep uğraşıyorum. Bir de görsel dünyayı yarattım. Şimdi içinde bulunduğunuz müze gibi onun dünyadan davetleri, onun yaptığı turlar, gezintiler oluyor. Onlarla da meşgul olmakla memnunum. Hep her şeyi aynı anda idare etmeye çalışıyorum, evet. 

- Çetin Altan'ın siz Nobel'e aldığınızda yazdığı bir yazı var, onu hiç unutmuyorum. “Bayrakların direklerini ne kadar yükseltirseniz yükseltin bayraklar o ülkeden ilk kez Nobel almış yazar kadar görünemiyor dünyadan” demişti. Sizin pek çok kitabınız dünyanın pek çok diline çevrildi. Şimdi de bu kitabınızın dizisi 190 ülkede yayınlanacak. Çok teşekkür ederim size.

O zaman şunu söylemek isterim. Rahmetli Çetin Altan'ı saygıyla anıyorum. O zamanlar, onu söylediği zaman Çetin Altan, Türk askeri bölgelerinde çok yüksek direklere büyük bayraklar asma modası vardı. Şimdi buna alışıldı, belki fark edilmediği için çok yüksek bayrak direkleri yaparlardı. Çetin Altan fikir zenginliğini, zekasını göstermek için belki de edebiyat da bir bayraktır demeye getiriyor. Ve benim babam yaşında olan Çetin Altan'ın, Yaşar Kemal'in dostluğunu kazanmış, Aziz Nesin'in de dostluğunu kazanmış olmaktan gurur duyarım. 


TIKLAYIN | Masumiyet Müzesi yönetmeni Zeynep Günay: Bu kadar büyük bir eseri yönetmek beni ürkütüyordu; Orhan Pamuk’un sette olduğu her an büyük bir ferahlık hissettim


Orhan Pamuk: Mesele Trump’ı eleştirmek değil, Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ı sıkıysa eleştirmek

Orhan Pamuk: Masumiyet Müzesi’ni izleyenler bana da kızıyor, ben Kemal değilim!

Masumiyet Müzesi’nde sergilenen aşk mı, hastalıklı bir tutku mu, yoksa modernlik sevdası mı?

‘İlk hissettiğim şey korkuydu!’ | Masumiyet Müzesi’nin Füsun’u Eylül Lize Kandemir T24’e konuştu

İlgili İçerikler