Emin Alper ile Berlin Film Festivali’nde ödül almadan evvel yaptığım söyleşide şöyle demişti:
"Berlin’e giderken gerçekten kimden bahsedeceğimizi bilemez hâle geldik. Kendi aramızda konuşuyorduk nasıl bir politik duruş sergileyeceğiz diye. Çiğdem’den mi bahsedelim, Tayfun’dan mı bahsedelim, Can’dan mı bahsedelim, Osman Kavala’dan mı bahsedelim, Demirtaş’tan mı bahsedelim, İmamoğlu’ndan ve arkadaşlarından mı bahsedelim? Yani öyle bir hâle geldik ki gerçekten bize verilen o kürsüyü kimin için kullanacağımızı bilemez hâle geldik."
Aynı akşam Berlin Film Festivali’nde ‘Gümüş Ayı’ ödülünü alırken yaptığı konuşmada da bu isimleri tekrar sayarak “Yalnız değilsiniz” dedi. Hapis, yalnız olma halinin en ağır yaşandığı yerlerdendir. Ve bu tip dayanışma mesajları ‘içeridekine’ unutulmadığını da hatırlatır.
Bugün itibarıyla Osman Kavala 3037 gündür hapiste. Kendisine 3 bininci gün için soru yolladığımda yanıtları uzun düşünmek istediğini söyleyen bir not yollamıştı. Yanıtlar dün elime ulaştı. Diyarbakır’dan Japonya’ya, kendisine mektuplar aracılığıyla ulaşan mesajlarla ‘yalnız olmadığını’ hissediyor.
Kavala’ya sadece hapisteki hayatını değil, başta Filistin konusu dünyada ve Türkiye’de yaşananlarla ilgili görüşlerini sordum. Rashid Khalidi’nin Filistin: Yüz Yıllık Savaş kitabının redaktörlüğünü yaptığını bildiğimden ve kitabı da okuduğumdan özellikle bu soruyu da ekledim.
Bu arada Osman Kavala’nın Meclis’teki komisyon raporuna da bir atfı oldu: “’AİHM ve AYM kararlarına uyumu temin edecek mevcut mekanizmalar güçlendirilmeli, etkili yeni mekanizmalar oluşturulmalı’, ‘idarenin işlemlerinden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engeller kaldırılmalı’ tespitlerinin olması elbette önemli. Bu ifadeler Anayasa’mızın ilgili hükümlerinin mahkemelerce keyfi biçimde yorumlanmasına karşı siyasetten gelen güçlü bir uyarı teşkil ediyor.
3037 gündür Silivri’de tek kişilik bir hücrede tutulan Osman Kavala’nın yanıtları şöyle:
"Yargı sürecinin tehlikeli bir hâle geldiğini anladım"
Osman Kavala
-17 Ocak 2026 itibariyle 3 bin gündür cezaevindesiniz. Ne ifade ediyor size? Bu süreçte en umutlandığınız en fazla umut kırıklığı yaşadığınız, üzüldüğünüz anlar hangileri oldu?
Tutuklandığımda 60. yaşımı tamamlamıştım. Bu yaştan sonra önümde kalan, eşimle, ailemle, dostlarımla yaşayabileceğim zamanın büyük kısmı, aktif olarak sivil toplum alanında faaliyette bulunabileceğim zamanın ise neredeyse tamamı cezaevinde geçmiş oldu.
2020 yılında Gezi davası beraat kararlarıyla sonuçlanınca, çok rahatlamıştım. Ama bu durum ancak birkaç saat sürebildi. Aynı günün akşamı daha önce tahliye kararı verilen suçlama kullanılarak gözaltına alındım ve kısa bir süre sonra da casusluk suçu kurgulandı. Bu suçlama türünün tarihte ve günümüzde nasıl kullanıldığını bildiğim için bu noktada yargı sürecinin tehlikeli bir hâle geldiğini anladım. Bu ürkütücü oldu.
"Sizi hiç tanımayan birinden böyle bir mektup alıyorsanız boşuna yaşamadığınızı düşünebilirsiniz”
-Siz özgür günlerinizde sivil toplumcu olarak sorunların, acıların üzerine gittiniz. Şu an dışarı baktığınızda en çok hangi sorun sizi üzüyor?
Yargının durumuna sadece kendimle ilgili değil, ülkem adına da üzülüyorum. Ama bu dışarıya bakarak gördüğüm bir şey değil, bunu yaşıyorum. Ekonomide kötüleşmeyle birlikte sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanmada eşitsizliğin arttığını izlemek, kadın cinayetleri, iş kazaları -daha doğrusu- iş cinayetleri haberlerini okumak acı veriyor. Depremde yaşanan ihmalden kaynaklanan kayıpları unutmak da mümkün değil.
-Gelen mektuplardan hangileri etkiledi sizi?
Hem dostlarımdan hem de hiç karşılaşmadığım insanlardan sıcak, moralimi yükselten mektuplar aldım. Diyarbakır’dan bir genç benden etkilenmiş olduğunu söyledikten sonra, “Sizi hiç tanımayan birisinden böyle bir mektup alıyorsanız boşuna yaşamadığınızı düşünebilirsiniz” diye yazmış. Tanımadığım, ortak bir dostumuzun da olmadığı Natsuki Makita adlı ressamın durumumu öğrenip Japonya’dan üzerine resim yaptığı kartlar göndermesi de, bende olumlu anlamda şaşkınlık yarattı.
-Türkiye’de hukuk ve demokrasi anlamında umudunuz var mı?
Ülkemde demokrasi ve hukuk ilkelerinin egemen olacağına dair umudumu hiç kaybetmedim. Siyasi yelpazenin çok farklı yerlerindeki siyasetçiler hukuk devletinin gereklerinin yerine getirilmesinin, evrensel hukuk ilkelerine bağlı kalınmasının önemini vurguluyorlar. Muhalefet partilerinin adaylarının yerel seçimlerde başarılı olmaları da zorluklara rağmen, demokratik siyaset alanının kapalı olmadığını gösteriyor. Kapanacağını da hiç sanmıyorum.

"Avrupa’nın siyasi tarihinde çifte standart eksik olmamış, Gazze’deki katliamlara duyarsız kalınması da bu siyasi geleneğin bir tezahürü"
-Kurumlar da kurallar da değersizleşti. BM de NATO da… Ve belki de en ağır ahlaki çöküşü AB yaşıyor. Tehdit kendine doğru geldiğinde konuşup, başka yerlerde olanlara ses çıkarmıyor. Utanması kalmayan güçlünün istediğini alabileceği yeni bir emperyalist döneme mi girildi?
Kuşkusuz uluslararası hukukun geçerli olması bakımından çok karanlık bir dönemdeyiz. Genel tespitler yapmaktansa uluslararası ilişkilerde önemli rol oynayan siyasi aktörlerin davranışlarını ayrı ayrı değerlendirmenin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Avrupa’da ve ABD’de siyasi dinamikler aynı değil, Trump’ı iktidara taşıyan toplumsal gruplar ile Avrupa’daki aşırı sağın tabanı farklı profillere sahip.
Trump’a oy verenlerin önemli kısmının kendi yakın çevreleri dışındaki gerçeklikle ilgisi, ilişkisi, çok sınırlı ve manipülasyona son derece açık. Süper güç, dünyanın hâkimi olarak gördükleri ABD’nin gücünün azalmasıyla çektikleri ekonomik sıkıntılar arasında bağ kuruyorlar, Trump’ın uluslararası ilişkilerin ABD aleyhine işlediği yönünde söylemlerini benimsiyorlar. Bu durumun düzelmesi için her türlü kuralın çiğnenmesine rıza göstermeleri çok kolay. Bu Maduro’yu kaçırmak da olabilir, Grönland’ı işgal etmek de. Ancak ekonomik durumlarında bir düzelme olmadığı takdirde, ABD’nin askeri gücünü iyi kullanıyor diye Trump’a olan desteklerinin aynı oranda devam edeceğini sanmıyorum. Bunlar, ülkemiz güçleniyor, biraz daha sabredelim diye ‘özveri’ gösterecek bir kesim değil. ABD şirketlerinin yatırımları sonucu Venezuela'da petrol üretiminin artmasının ya da Grönland’da kıymetli madenlerin çıkartılmasının ABD ekonomisine katkısı ancak orta vadede hissedilebilir. Bu da Trump’ın işine pek yaramaz.
Avrupa’nın siyasi tarihinde çifte standart eksik olmamış. Aydınlanma fikriyatının güçlendiği, eşitliğin bir norm haline geldiği dönemde de Afrika’daki sömürgelerde ırkçı, ayrımcı politikalar yürütülüyordu. Gazze’deki katliamlara duyarsız kalınması da bu siyasi geleneğin bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. Avrupa siyasetinde bir vizyon eksikliğinden de söz edebiliriz. Avrupalı siyasetçiler Rusya Ukrayna savaşının Avrupa’da ve Ukrayna’da yaratacağı sorunları iyi değerlendiremediler, savaşı önlemek için ciddi girişimlerde bulunmadılar.
Ukrayna’da refahın artmasına yol açacak ekonomik destek programlarının hayata geçirilmesiyle Putin yönetimine karşı çok daha ciddi bir güç oluşabilirdi. İrrasyonel hale gelen abartılı bir Rusya tehdidi algısı savunma harcamalarının artmasına, bununla birlikte de aslında bir Avrupa meselesi olan Rusya ile ilişkilerin düzenlenmesine ABD’nin müdahale etmesine yol açtı.
"Trump yönetimiyle zincirden boşanmış hukuksuzluk dalgası karşısında dünya düzeni için olumlu gelişmeleri tetikleyebilir"
Ancak Avrupa’nın ABD gibi emperyal hedefleri yok, Avrupalı siyasetçiler ABD yönetimi gibi sağduyularını kaybetmiş değiller. Trump yönetiminin temsil ettiği radikal hukuksuzluk sadece zayıf üçüncü dünya ülkeleri için bir tehdit değil, Batı demokrasilerinin ilişkilerini, Avrupa’nın kamusal düzenini de etkileyecek mahiyette bir kargaşa yaratıyor. Son günlerde gerçekleşen Münih Konferansı’nda Marco Rubio’nun konuşmasının alkış alması iyi bir görünüm yaratmadı ama hem konferans için hazırlanan Güvenlik Raporu’nda hem de Almanya Başbakanı Merz’in konuşmasında Trump yönetiminin uyguladığı politikaların uluslararası hukuk için tehdit oluşturduğu da açık bir şekilde ifade edildi.
Konferanstan önce Kanada başbakanı da anlamlı bir perspektif ortaya koymuştu. Carney, Davos’ta yaptığı konuşmada, uluslararası ilişkilerde büyük güçlerin hukuk tanımaz davranışları karşısında orta güce sahip devletlerin aralarında daha güçlü ilişkiler geliştirerek, dayanışma içinde, liberal değerlere, insan haklarına, ülkelerin toprak bütünlüğüne saygı gösteren yeni bir düzen inşa edebilmelerinin mümkün olduğunu söylemiş ve böyle bir çağrı yapmıştı.
Kapitalist ekonomik düzenin uyması gereken kuralları savunagelmiş Economist, Financial Times gibi gazetelerde Trump yönetimi ciddi biçimde eleştiriliyor. Avrupa’nın geleceği ile ilgili entelektüel alandaki tartışmalar da canlılığını sürdürüyor. Aralarında Étienne Balibar’ın, Thomas Piketty’in olduğu bir grup düşünür yeni global kapitalizmin orman yasalarının hâkim olduğu bir düzene dönüştüğünü, AB’nin sosyal hakları, demokratik ilkeleri koruyan bir sosyal federasyona evrilmesi gerektiğini vurgulayan bir manifesto kaleme aldılar.
Bu yeni dönemde Avrupa ülkeleri bir taraftan AB içinde hukuk ve demokrasi değerlerini hâkim kılmaya çalışır diğer taraftan Kanada Başbakanı’nın önerdiği gibi Avrupa dışında orta güce sahip demokrasilerle daha yakın ilişkiler kurmayı başarırlars a, Trump yönetimiyle zincirden boşanmış hukuksuzluk dalgası karşısında dünya düzeni için olumlu gelişmeleri tetikleyebilir. Böyle olacaktır diyemeyiz, ancak bu ihtimalin de mevcut olduğunu gözden kaçırmamak gerekir diye düşünüyorum. Tabii bu dinamikler Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.
Filistin asıllı ABD’li tarihçi Rashid Khalidi’nin, “The Hundred Years’ War on Palestine” kitabının “Filistin: Yüz Yıllık Savaş: Yerleşimci Kolonyalizmin ve Direnişin Tarihi (1917-2017)” isimli Türkçe çevirisi, tutuklu Osman Kavala editörlüğünde İletişim Yayınları'ndan yayımlandı
"Yeni dönemde Gazze üzerindeki İsrail işgali ile uyumlu, ABD’nin yönetimi altında bir Manda yönetimi kurulmak isteniyor"
-Rashid Khalidi’nin Filistin: Yüz Yıllık Savaş kitabının redaktörlüğünü yaptınız. Yeni dönemde Filistin’de ne gibi gelişmeler beklenebilir?
Trump yönetiminin desteği ile İsrail kendisini çevreleyen Arap ülkeleri ve İran karşısında tarihinde olmadığı kadar güçlü bir konuma geldi. Tüm Kudüs’ü başkent ilan ettikten sonra şimdi de Batı Şeria’yı ilhak ediyor, Golan tepelerinin işgalini kalıcı hale getiriyor. Gazze, Filistin direnişinin en güçlü biçimde yaşandığı bölge. Hamas’ın yanlış stratejisinden, sivillere yönelik saldırıları ve 7 Ekim’de gerçekleştirdiği iz bırakan terör eyleminden faydalanan İsrail yönetimi bu direnişi ezmek için daha önce görülmemiş boyutta bir saldırı, kıyım gerçekleştirdi.
Yeni dönemde Gazze üzerindeki İsrail işgali ile uyumlu, ABD’nin yönetimi altında bir Manda yönetimi kurulmak isteniyor. Finansmanı Körfez ülkeleri tarafından sağlanacak ekonomik programlarla Filistinlileri işgale razı etme, bağımsızlık mücadelesinden vazgeçirme düşüncesi yeni değil. Khalidi’nin kitabında anlattığı gibi, önceki Trump yönetimi sırasında Kushner böyle bir planı ilan etmişti. Bunu gerçekleştirmek için Gazze’de İsrail’in kontrolünde yeni bir idari yapı öngörülüyordu. Yeni olan, bu yapının uluslararası istikrar gücü diye adlandırılan ABD yönetimindeki Manda idaresi tarafından oluşturulacak olması. Netanyahu hükümeti yeni durumdan bağımsız Filistin devleti kurulması perspektifini ortadan kaldırmak için faydalanmaya çalışacak, zaten onların resmî politikası bu. Trump yönetimi de iki devletli çözümü açıkça reddediyor. Trump ve Netanyahu yönetiminde kaldığı sürece, bu sürecin işgalin meşrulaştırılmasına hizmet etmesi beklenir. Ancak, her ne kadar bu yapılanma İsrail ile anlaşma halinde oluşturuluyorsa da yabancı askeri birliklerin ve sivil görevlilerin Gazze’de bulunmaları işgalin yapısının değişmesi anlamına da geliyor. Bu yapının oluşmasında yer alan diğer ülkeler Filistin devletinin kurulmasına karşı değiller, bunu öngören BM kararını benimsiyorlar. Diğer yandan, çevre ülkelerin artık İsrail için varoluşsal bir tehdit yaratıyor olmaması, Hamas’ın silahlı mücadeleyi terk etmesi, İsrail’in Filistin devletinin kurulmasını engellemek için yürütegeldiği, Filistin devletinin kendisi için varoluşsal bir tehdit oluşturacağı şeklindeki propagandayı geçersiz hâle getiren gelişmeler.
Gazze’de de çok uzak olmayan bir tarihte seçimlerin yapılmasının mukadder olduğunu düşünüyorum. ABD’de ve İsrail’de yönetimler değişir, kamuoylarının da baskısıyla bu yapıya katılan devletler daha ilkeli davranabilirse, Gazze İsrail işgalinden, abluka altında sıkıştırılmaktan kurtulabilir. Maalesef görünür gelecekte aynı gelişmeyi Doğu Kudüs ve Batı Şeria için öngerebilmek mümkün değil.
"Farklı uygulamalarla, farklı gerekçelerle AİHM kararları etkisizleştirildi"
-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Büyük Daire'ye sevk edilen davanıza ilişkin, "Mahkeme, duruşmanın 25 Mart 2026 tarihinde yapılmasına karar verdi ve Mahkeme Başkanı, tarafları en geç 26 Ocak 2026 tarihine kadar yazılı görüşlerini sunmaya davet etti" açıklamasını yaptı. AİHM kararlarına uyulmadı bugüne kadar. TBMM’de kurulan süreçle ilgili komisyon raporunda AYM ve AİHM kararlarına uyulması vurgulanıyor. Yeni dönemde bunun imkânı olacak mı sizce?
Komisyon raporunda “AİHM ve AYM kararlarına uyumu temin edecek mevcut mekanizmalar güçlendirilmeli, etkili yeni mekanizmalar oluşturulmalı”, “idarenin işlemlerinden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engeller kaldırılmalı” tespitlerinin olması elbette önemli. Bu ifadeler Anayasa'mızın ilgili hükümlerinin mahkemelerce keyfi biçimde yorumlanmasına karşı siyasetten gelen güçlü bir uyarı teşkil ediyor.
TİP ve EMEP temsilcilerinin, Sayın Türkan Elçi’nin de hukuk devleti ile ilgili görüşlerini bildiğimizden, bunu oybirliği ile alınmış bir karar olarak değerlendirebiliriz. Komisyon’a karşı olan partilerin de bu görüşü destekleyeceklerini tahmin ediyorum. Bu irade beyanının hiçe sayılacağını, olmamış gibi davranılabileceğini düşünemiyorum.
Ancak parlamentoda bu kadar geniş bir mutabakatı yansıtan, ciddi bir siyasi ağırlık kazanmış bu yönlendirici talebin somut etkilerinin ne zaman ve nasıl görünür olacağını kestiremiyorum. Yıllar boyunca AİHM ve AYM kararlarına şüpheyle yaklaşılmasını, gerektiğinde uyulmaması davranışını teşvik eden bir iklim oluşturuldu. Benim durumumun da bazı özellikleri var. “Hükümeti devirmeye teşebbüs” ve “casusluk” suçlamalarıyla tutuklanmamla ilgili iki AYM başvurum, Başkan Zühtü Aslan ve bazı üyelerin karşı oy yazılarında belirttikleri açık hukuksuzluklara rağmen, çoğunluk üyeler tarafından reddedildi.
AİHM kararlarıyla ilgili olarak da benimle ilgili dava sürecinin hiçbir aşamasında Adalet Bakanlığı, AİHM kararına uymuyoruz türünde bir açıklama yapmadı. Yerel mahkeme Tayfun Kahraman'la ilgili AYM kararını tanımadığını açıkça ifade etmişti. Benim durumumda böyle bir şey olmadı. Farklı uygulamalarla, farklı gerekçelerle AİHM kararları etkisizleştirildi.
Adalet Bakanlığı, AİHM kararlarına uyulmamasının gerekçesi olarak, önce aynı sözde deliller kullanarak kurgulanan casusluk suçlamasının ilk AİHM kararının kapsamı dışında olduğu iddiasında bulundu. Gezi davasındaki beraat kararları bozulup mahkûmiyet kararları verilince de hüküm verildiği için tutuklama ile ilgili ihlal kararının geçersiz hâle geldiği görüşünü öne sürdü.
"Somut delil olmadan insanların özgürlüklerinin kısıtlanamayacağı ilkesinin içselleştirilmemiş olmasının da bir tezahürü"
Kanaatimce AİHM ve AYM kararlarına uyulmaması sadece yerel mahkemelerin bu yargı organlarının yetkilerini tanımamaları, Anayasa hükümlerine riayet etmemeleri anlamına gelmiyor. Böyle davranılabilmesi, bireyin özgürce yaşama hakkını koruyan temel hukuk ilkesinin, yani yasalara göre suç işlediğine dair somut delil olmadan insanların özgürlüklerinin kısıtlanamayacağı ilkesinin içselleştirilmemiş olmasının da bir tezahürü. Savcılar somut delil olmadan ağır suçlamalar yöneltiyorlar, yargıçlar da somut delil olmadan, vicdani kanaatleri bu yönde olduğu gerekçesiyle, mahkûmiyet kararları verebiliyorlar, böyle davranmanın meşru olduğuna inanıyorlar.
Bu nedenle, AYM'nin Tayfun Kahraman ile ilgili kararında iddianamedeki delillerin onun suç işlediğini göstermediği değerlendirmesine yerel mahkeme yargıçları tepki gösteriyor. Adalet Bakanlığı bunu AİHM kararlarına uymama gerekçesi olarak açıkça öne sürmüyorsa da AİHM’e yolladığı yazılarda delil değerlendirmesinin yerel mahkemelerin ve Yargıtay’ın yetkisinde olduğunu, AİHM'in iyi gizlenmiş suç faaliyetlerini teşhis edemeyeceğini, bu işe karışmaması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşımlardan dolayı AYM ve AİHM kararlarına uymamak buzdağının görünen yüzü olarak da anlaşılabilir.
Malûm, AİHM'in ihlal kararlarıyla ilgili Türkiye'nin tek yükümlülüğünün yeniden yargılanmaya gidilmesi olduğu, yeniden yargılama sonucu aynı kararların tekrarlanabileceği görüşü de ortaya atılmıştı.

-Davanızın Türkiye’de muhalefet, sivil toplum ve düşünce özgürlüğü üzerinde nasıl bir “mesaj” verdiğini düşünüyorsunuz?
Önceki dönemde, sivil toplum alanında aktif olan insanlar projelerinin gerçekleşme sürecinde devlet kurumlarıyla iş birliği yapabiliyorlar, aynı zamanda iktidarın bazı uygulamalarını da eleştirebiliyorlar, bunların değişmesi için başlatılan kampanyalarda yer alabiliyorlardı. Anadolu Kültür olarak bizim de devlet kurumlarıyla çalışmalarımız olmuştu, ben Irak'ın işgaline destek verecek yasal düzenlemeyi engellemeyi amaçlayan sivil toplum girişiminde aktif olarak yer almıştım. Eleştirel nitelikte bazı basın bildirilerine de imza vermiştim.
Gezi protestoları sonrasında, 15 Temmuz darbe girişiminin de etkisiyle, ciddi bir değişiklik yaşandı. İktidar eleştirel mesajları olan sivil hareketleri siyasi muarız olarak görmeye, bu şekilde tanımlamaya başladı. Benim cezalandırılmamla sivil toplum kuruluşları için eskisi gibi bir özgürlük alanının artık söz konusu olmayacağı, iktidarı rahatsız edici yönde faaliyet göstermenin, eleştirel tavır almanın tehlike yaratacağı uyarısının yapıldığını düşünüyorum. Bu süreçte siyasetin sakıncalı gördüğü kişilerin tutuklanmasına engel olunamaz, AİHM kararıyla tahliye olunmaz mesajı da verilmiş oldu.
-İktidarın sizi bir “sembol dava” haline getirmesinin arkasındaki siyasi anlam ne olabilir? İktidar açısından Kavala’nın cezaevinde kalması hangi siyasal ihtiyacı karşılıyor olabilir?
Daha önceleri de söylemiştim, Gezi protestoları sırasında Gezi’nin “hükümeti devirmeyi amaçlayan bir kalkışma olduğu” şeklindeki teori revaçta değildi. Gezi protestolarına katılanların ezici çoğunluğunun böyle bir amaç gütmediği biliniyordu. İçişleri Bakanlığı’nın verdiği rakamlara göre beş bini aşkın gösteri ve yürüyüşün sadece 164’üne güvenlik güçleri müdahale etmiş. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ortaya çıkan güvensizlik ortamında Gezi protestolarının dış mihraklı bir kalkışma olduğu anlatısı benimsendi, hükümetin resmî görüşü haline geldi ve kamuoyu bu şekilde yönlendirildi. Arap Baharı hareketlerinde belirleyici bir rol oynamış olduğu şeklindeki tuhaf iddiayla George Soros ana dış mihrak olarak belirlendi. Gezi’nin Soros tarafından planlanmış, organize edilmiş olduğu anlatısına inandırıcılık kazandırmak için, Açık Toplum Vakfı ile ilişkim olduğundan benim suçlanmama ve tutuklanmama ihtiyaç duyuldu. Bir insan cezaevinde olunca onun suçlu olduğu algısını yaymak kolaylaşıyor. İktidarın Biden yönetimi ile yakın ilişkisi olmadığından, dış güçler söylemi sık sık ABD yönetimini kasteder şekilde de kullanıldı. O dönemde muhalefetin dış güçlerce desteklendiği iddiası da iktidarın siyasi söyleminde önemli bir yer tutmaya başlamıştı.
Trump’ın yönetime gelmesiyle durum değişti, artık iktidar ABD ile işbirliği içinde Türkiye’nin Ortadoğu’da etkili güç haline geldiğini anlatmayı tercih ediyor. Ancak Gezi’nin dış kaynaklı bir kalkışma olduğu teorisine çok fazla angaje olundu, bu komplo teorisi yargıda mahkûmiyet kararlarının temelini oluşturan bir gerçeklik olarak benimsendi. Ayşe Barım’ın 12 yıl hapis cezasına çarptırılması; daha da inanılmaz olarak, savcının kendisini “hükümeti yıkmaya teşebbüsle” suçlaması, yargıda bu tuhaf gerçeklik algısının etkili olduğunu gösteriyor. Suçsuzluğumun kabul edilmesi, sekiz yıl boyunca, medyanın bir bölümünün de aktif desteğiyle kurgulanmış bu gerçekliğin değişmesi anlamına gelecek. Bu adımı atmaya karar vermeleri herhalde çok kolay değil.
-Toplumun geniş kesimlerinin sessizliği, hukuksuzluğun normalleştiğini mi gösteriyor?
Toplumun geniş kesimlerinin yargının durumundan rahatsızlık duyduğu araştırmalarda ortaya çıkıyor. İktidara yönelik tepki ağırlıkla ekonomik nedenlerden, ancak yargıdaki durumun da bunda payı muhakkak vardır. İktidarı destekleyen kesimlerin bu konuda hakkaniyetli bir değerlendirme yapamıyor olmaları, kutuplaşmanın, siyaset sahnesinde karşı tarafı düşmanlaştırmanın yarattığı bir sonuç. Ergenekon ve Balyoz davalarında suçlanıp yargılananlar darbe yapmak isteyen insanlar olarak damgalandılar. Gülenci yapılaşmanın tasfiyesinden sonra bu sefer de FETÖ-PDY davalarında yargılanan herkes darbe yanlısı olarak gösterildi, Balyoz ve Ergenekon davalarıyla başlayan siyasi davalar sürecinin farklı aşamalarında, bazen doğru bilgi edinmemekten, bazen umursamazlıktan, bazen de bilinçli bir tercihle siyasi yelpazenin farklı yerlerinde bulunan birçok insan, tepki duyduğu ideolojik, siyasi çizgide olanların maruz kaldığı hukuksuzlukları normal gören bir tavır içinde oldu. Bu durum hukuk devletinin adım adım tahrip olmasına karşı bu süreci frenleyebilecek ortak bir tepki oluşmasına imkân vermedi. Bugün gelinen noktada, toplumun çoğunluğu yargının halinden rahatsızlık duyuyor ama tek tek bireylerin başına gelenler önemsizleşiyor. Hukuksuzluk normalleşti diyemeyiz, ama bu uygulamalar “Ülkemde böyle bir şey olamaz” tepkisini de yaratmıyor.


