Bu yazıyı T24 için yazdım.
Tam yayımlanacağı günlerde T24’ün internet sitesine ve sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi.
Bu hafta Hasan Cemal’in birkaç cümlesini okudum. Çok dokundu bana. 82 yaşında, 58 yıllık bir gazeteci, yaşadığını iki kelimeyle anlatıyordu:
“Acı ve hüzün…”
Sonra bütün o uzun gazetecilik hayatının ardından hâlâ aynı yerde duruyordu:
“Gazetecilik suç değildir!”
Bazen iki cümle bir ülkenin içinde bulunduğu zamanı uzun uzun anlatmaktan daha güçlüdür.
Ben kırk yıldır hafızanın peşinden giden bir sanatçıyım. Bu yüzden yaşananlara baktığımda yine aynı yere dönüyorum.
Bir kelimeyi yasaklayabilirsiniz.
Bir tabelayı değiştirebilirsiniz.
Bir eseri meydandan kaldırabilirsiniz.
Bir yayın organına erişimi engelleyebilirsiniz.
Ama düşünceyi, sözü ve hafızayı ortadan kaldıramazsınız.
Belki de Kayıp Alfabe tam bu hafta yayımlanmalıydı.
Çünkü bir alfabenin harfleri nasıl birbirine ihtiyaç duyuyorsa, bir toplum da farklı seslerine ihtiyaç duyar.
Bir sesi susturduğunuzda geriye sessizlik kalmaz.
Eksiklik kalır.
Bir köyü boşaltabilirsiniz.
Evlerini yakabilir, bir şehri yıkabilir, insanlarını yerinden edebilirsiniz.
Ama orada yüzlerce yılda oluşmuş hafızayı aynı kolaylıkla silemezsiniz.
Çünkü hafıza sadece taşta, evde, sokakta yaşamaz. İnsanda yaşar.
Desen: Selçuk Demirel
İnsan göç ettiğinde hafızasını da yanında götürür. Dilinde, türküsünde, ağıdında, yemeğinde, masalında, çocuğuna verdiği isimde taşır.
Bunu Anadolu’yu dolaştığım yirmi beş yıl boyunca defalarca gördüm.
Bir ülkenin hafızasını silmek için kütüphanelerini yakmanız da gerekmiyor. Bazen bir köyün adını değiştirmeniz yetiyor.
Çünkü isim dediğimiz şey tabelaya yazılmış birkaç harf değildir.
Bir dağın adı vardır. Bir derenin, bir mahallenin, bir köyün, bir ovanın…
O adı bazen Kürt koymuştur, bazen Ermeni, Rum, Süryani, Laz, Gürcü, Arap, Türk.
İnsanlar gider, devletler değişir, sınırlar değişir ama bazı isimler kalır. Çünkü coğrafyanın hafızası insandan daha uzun yaşar.
Türkiye yıllarca bu hafızanın bazı harflerini silmeye çalıştı.
Diller yasaklandı, isimler değiştirildi. Köyler başka adlarla kayıtlara geçti. İnsanların yüzyıllardır kullandığı sözcüklerin yerine yenileri konuldu.
Ama tabela değişince hafıza değişmedi.
Çünkü insan doğduğu yerin adını nüfus müdürlüğünden öğrenmez.
Annesinden öğrenir.
Ben çocukluğumda bunun ne demek olduğunu gördüm.
Batman’da sokakta Kürtçe konuşulurdu. Evlerin içinden Türkçe, Arapça, Ermenice, Süryanice sesler de yükselirdi.
Kimse bize çok kültürlülük dersi vermiyordu.
Hayatın kendisi çok kültürlüydü.
Kürtçe bir ezgiye Türk komşumuz da kulak verirdi. Türkçe bir türkü çaldığında kimse onun kimliğini sormazdı. Başka bir dilde söylenen şarkı yabancı gelmezdi.
Hepsi aynı sokağın sesiydi.
Sonra yasaklar girdi hayatımıza.
Dillerin kamusal alandaki varlığı sınırlandı. İsimlerin, kelimelerin, şarkıların üzerine duvarlar örüldü.
Bir dili susturduğunuzda sadece kelimeler kaybolmuyor. Bir annenin ninnisi, bir dedenin masalı, bir yemeğin adı, bir ağıt, bir şaka, insanın kendi çocukluğuna dönebildiği yollar da zayıflıyor.
Benim için dilin hafızayla ilişkisi tam burada başlıyor.
Dil hafızanın evidir.
Çocukluğumda Anadolu’nun birçok şehrinde bir “Gavur Mahallesi” vardı.
Bugün kulağa sert geliyor bu isim. Gelmesi de gerekir. Çünkü kelimenin içinde insanı kendi adıyla, diliyle, inancıyla değil, “bizden olmayan” diye tarif etmenin izi var.
Ama benim çocukluğumun sokağı çoğu zaman bütün bu büyük laflardan daha akıllıydı.
İnsanlar birbirlerinin inancını tartışmaktan çok birbirlerinin kapısını çalardı.
Diyarbakır’da Hançepek vardı. Halk arasında Gavur Mahallesi denirdi.
Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler, Kürtler, Türkler…
Birinin bayramı diğerinin kapısından geçerdi. Birinin yemeği ötekinin sofrasına girerdi. Çocuklar aynı sokakta oynardı. Zanaatkarın dili müşterisinin dilinden farklı olabilirdi ama ikisi birbirini anlardı.
Ben buna kültürel akrabalık diyorum.
Mıgırdiç Margosyan da o mahallenin çocuğuydu. O sokakların insanlarını, seslerini, dillerini edebiyatın hafızasına taşıdı.
Yıllar sonra İzmir’de açtığım sergilerimden birine Gavur Mahallesi adını vermemin nedeni de buydu.
O kelimeyi yüceltmek için değil.
Kelimenin arkasında kalan insanları hatırlatmak için.
İzmir mübadelenin, göçlerin, gidenlerin ve gelenlerin hafızasını taşıyan şehirlerden biri.
İnsanlar gittiklerinde geride sadece ev bırakmıyorlar. Bir dil gidiyor, bir mutfak eksiliyor, bir zanaat ustasız kalıyor. Bir şarkıyı söyleyen son insan susuyor. Bir bayram artık komşunun kapısını çalmıyor.
Şehir yaşamaya devam ediyor.
Ama biraz eksik yaşıyor.
Desen: Selçuk Demirel
Türkiye’nin farklı bölgelerinde binlerce yer adı zaman içinde değiştirildi. Kürtçe, Ermenice, Rumca, Süryanice, Lazca, Gürcüce, Arapça ve başka tarihsel katmanlardan gelen isimler bu değişimlerden etkilendi.
Benim için önemli olan bir ismin hangi dilde olduğu değil.
Kaç kuşağın hafızasını taşıdığı.
Bir köyün yüzlerce yıllık adını değiştirip yeni tabelayı bir gecede asabilirsiniz. Ama yaşlı bir kadının hafızasındaki adı aynı gece değiştiremezsiniz.
O isim evin içinde yaşamaya devam eder. Düğünde söylenir, ağıtta geçer, yol tarifinde kullanılır, mezarın başında hatırlanır.
Bugün Amedspor etrafında yaşanan tartışmalara da biraz buradan bakıyorum.
Mesele benim için futbol değil.
Benim merak ettiğim başka bir şey var:
Bir şehrin tarihsel hafızasında bulunan bir kelime neden bazı insanlarda bu kadar büyük bir tepki yaratıyor?
Amid, bugünkü Diyarbakır için sonradan bulunmuş bir isim değil. Osmanlı kayıtlarında da karşımıza çıkan, yüzyıllar öncesine uzanan bir ad.
O halde tartıştığımız şey birkaç harften ibaret değil.
Bir topluma uzun yıllar bazı kelimelerin, dillerin ve isimlerin sakıncalı olduğunu öğretirseniz, yasağı kaldırmanız zihindeki yasağı aynı gün kaldırmıyor.
Kelime geri geliyor ama insan ona çoktan yabancılaşmış oluyor.
İstanbul’da bunu kendi hayatımda yaşadım.
Bu şehir tek bir medeniyetin şehri değil. Birbirinin üzerine eklenmiş büyük bir hafıza.
Bizantion oldu, Konstantinopolis oldu. Osmanlılar Kostantiniyye dedi. İstanbul, Stanbol, Dersaadet gibi başka adlar da kullanıldı.
Sonunda İstanbul kaldı.
Ama önceki isimler tarihten silinmedi.
Ben yıllar önce bir eserime Kostantiniyye adını verdim.

İstanbul’un bugünkü adına karşı olduğum için değil.
İstanbul’u bütün geçmişiyle sevdiğim için.
Eser Venedik’te aylarca sergilendi. İstanbul’a geldiğinde ise birkaç saat içinde tepkiler başladı.
“Burası 1453’ten beri İstanbul” denildi.
Tehditler geldi. Eserin yakılmasından söz edildi. Üzeri kapatıldı ve kaldırıldı.

Beni en çok sarsan tehdidin kendisinden çok gerekçesiydi.
Çünkü itiraz edilen kelime İstanbul’un tarihine yabancı değildi.
İstanbul’un tarihiydi.
Yıllar sonra eser yeniden gün ışığına çıktı. Bir iş insanı onu yaptığı büyük bir projenin meydanına yerleştirdi.
Hikâyenin orada biteceğini düşündüm.
Bitmedi.
Benim tanık olduğum süreçte tehditler yeniden başladı. Eseri oraya koyan insan ağır baskılarla karşılaştı ve sonunda eser yine kaldırıldı.

Bugün Kostantiniyye bir meydanda değil.
Bir deponun karanlığında, sarılı halde bekliyor.
Bunu düşündükçe hâlâ içim acıyor.
Çünkü devletin yasaklamadığı bir kelimeyi sokaktan gelen tehdit meydandan kaldırabildi.
Üstelik aynı tarihsel isim Reşat altınının üzerinde yaşamaya devam ediyor:
“Duribe fi Konstantiniyye.”
Konstantiniyye’de basılmıştır.
Cebimizde taşıdığımız tarihe meydanda neden tahammül edemiyoruz?
Benim için asıl soru bu.

O günlerde beni başka bir şey daha düşündürdü.
Televizyon ekranlarında Fatih’i, Osmanlı’yı, İstanbul’u anlatan, toplumun tarih konusunda otorite kabul ettiği insanlar vardı. Devletin önemli kültür ve sanat kurumlarında görev yapanlar da vardı.
Tartışmadan haberdardılar. Görüşlerini açıklamaları istendi.
Sustular.
Ben kimsenin Ahmet Güneştekin’e sahip çıkmasını beklemiyordum.
Tarihe sahip çıkmalarını bekliyordum.
Çünkü mesele ben değildim. Bir şehrin geçmişine ait bir kelimenin tehdit karşısında savunulup savunulamayacağıydı.
Bilgi bazen konuşma sorumluluğu da getirir.
Bu hikâye benim için orada bitmedi. Yıllardır işlerimde isimlere, kaybolmuş alfabelere, kapılara, mezar taşlarına dönüp durmamın nedenlerinden biri de bu.
Bir şehrin eski adı bugünkü adının düşmanı değildir.
İzmir’in geçmişinde Smyrna var. Trabzon’un tarihinde Trapezus. İstanbul’un geçmişinde Konstantinopolis ve Kostantiniyye.
Bunları söylediğimizde kimsenin İzmir’ini, Trabzon’unu, İstanbul’unu elinden almıyoruz.
Bir Kürtçe köy adı Türkçeyi küçültmüyor. Ermenice bir dağ adı bu ülkenin sınırını değiştirmiyor. Rumca bir kıyı adı egemenliğimizden bir şey eksiltmiyor.
Bunların hepsi aynı coğrafyanın kaç hayat yaşadığını anlatıyor.
Bunun çok kişisel bir karşılığı da var bende.
Kızım doğduğunda adını Berfin koymak istemiştim.
Nüfus dairesinde çalışan çocukluk arkadaşım bunun mümkün olmadığını söyledi. Israr ettim ama kabul edilmedi.
Ben de adını Kardelen koydum.
Berfin de Kardelen de aynı çiçeği anlatıyordu.
O gün üzülmüştüm ama Kardelen adını da hep sevdim. Yıllar sonra düşündüğümde bu hikayenin bana anlattığı şey çok basit:
İnsan annesinden öğrendiği dili başka bir dili sevmediği için sevmez.
Ben Kürtçeyi seviyorum.
Türkçeyi de seviyorum.
Birini sevmek için diğerinden vazgeçmem gerekmiyor.
Türkçe de tarih boyunca karşılaştığı dillerden kelimeler aldı. Arapçadan, Farsçadan, Rumcadan, İtalyancadan, Fransızcadan ve başka dillerden… Aldı, dönüştürdü, kendi sesine kattı.
Diller böyle yaşar.
İnsanlar gibi birbirlerine dokunarak.
Bu nedenle ortak dil ile ana dili birbirinin rakibi olarak görmüyorum.
Türkiye’nin ortak dili Türkçedir. Herkesin Türkçeyi iyi öğrenmesi, birbirimizle konuşabileceğimiz ortak bir zeminin bulunması elbette önemlidir.
Ama bu ülkede milyonlarca insanın annesinden öğrendiği dil Kürtçeyse, o dilin yaşaması da önemlidir.
İnsan ana dilini konuşabilmeli, yazabilmeli, edebiyatını üretebilmeli, çocuğuna öğretebilmeli. Yeterli toplumsal talebin bulunduğu yerlerde ana dilde eğitim meselesinin de bilimsel, pedagojik ve hukuki bir zeminde konuşulabilmesinden korkmamak gerekir.
Bugünkü Anayasa’nın 42. maddesinin ne söylediği ortada. Hukuki tartışmanın kendi zemini var.
Benim söylediğim daha insani bir yerden geliyor.
Bir çocuk Türkçeyi bütün imkanlarıyla öğrenirken annesinin dilini de okuyup yazabilsin.
Bunda Türkçeden eksilen ne var?
Yasakların asıl faturasını zaten rakamlarla hesaplayamazsınız.
Anadolu’yu dolaşırken bunu gördüm.
Bir köye gidiyorsunuz. Seksen yaşında bir insan size eski adını söylüyor. Yanındaki torunu o adı bilmiyor.
Bir dengbej bir kilam söylüyor. Soruyorsunuz:
“Bunu senden sonra kim biliyor?”
Bazen cevap yok.
İşte kayıp orada başlıyor.
Kaç kelimenin, kaç şarkının, kaç masalın, kaç yer adının böyle kaybolduğunun istatistiğini çıkaramayız.
Ama bıraktığı boşluğu hissederiz.
Benim kırk yıldır hafızanın peşinden gitmemin nedeni biraz da bu.
Hafıza Odası, Gavur Mahallesi, Kostantiniyye, Kayıp Alfabe…
Bunları birbirinden ayrı işler olarak görmüyorum.
Hepsi benim için aynı uzun hikayenin parçaları.
Çocukluğumda gördüğüm insanlardan, yirmi beş yıl boyunca Anadolu’da dinlediğim hikayelerden, kapısını çaldığım evlerden, mezarlıklardan, göçlerden, kayıplardan, bazen bir taşın üzerindeki yazıdan, bazen bir insanın söylemeye çekindiği tek bir kelimeden geliyorlar.
Desen: Selçuk Demirel
Ben hafızayı geçmişi sakladığımız bir oda olarak hiç görmedim.
Benim için hafıza bugünün içinde yaşayan bir şey.
Üzerini örttüğünüzde kaybolmuyor.
Bazen yıllar sonra başka bir yerden karşınıza çıkıyor.
Hafıza Odası çok tartışıldı. Eleştirildi. Tartışmanın sanatın önüne geçtiği, tepkilerin linçe dönüştüğü zamanlar oldu.
Ama hafıza konusundaki ısrarımdan vazgeçmedim.
Çünkü sanat yaparken mahkeme kurmak istemiyorum. Kimin haklı, kimin haksız olduğuna karar vermek de benim işim değil.
Ben gördüğümü, duyduğumu, tanık olduğumu ve içimde kalan izi ortaya koyuyorum.
Bazen bir kapıyla.
Bazen bir tabutla.
Bazen bir kelimeyle.
Bazen kaybolmuş bir alfabenin harfleriyle.
Kayıp Alfabe’de hafızanın en ağır yerlerinden birine de dokundum.
Türkiye’de özellikle 1990’lı yıllarda faili meçhul cinayetlerde yaşamını yitiren ve gözaltında kaybedilen insanların isimlerini kamusal alana taşıdım.
Cumartesi Anneleri bin haftayı aşan bir zamandır kayıplarının akıbetini soruyor, hiç değilse bir mezar arıyor.
Bir annenin çocuğunun mezarını arayarak yaşlanmasını hangi istatistik anlatabilir?
Ben anlatamam.
Ama bir sanatçı olarak o sessizliğin yanından da geçemem.

Geçmişle yüzleşmek bir ülkeyi küçültmez. Ben tam tersini düşünüyorum. Hukukuna, insan haklarına, demokrasisine güvenen bir devlet kendi geçmişine de bakabilmelidir.
Çünkü adalet gerçekleşmediğinde geçmiş kolay kolay geçmiyor.
Yıllar önce işlerimden birine Kayıp Alfabe adını verirken yalnız kaybolmuş harfleri düşünmedim.
Çocukluğumda duyduğum sesleri düşündüm.
Bir zamanlar aynı sokakta konuşulan dilleri.
Adı değiştirilmiş köyleri.
Artık kimsenin hatırlamadığı mahalleleri.
Mezar taşlarında kalan kelimeleri.
Annelerin ninnilerini.
Bir zamanlar komşusunun bayramını kendi bayramı gibi bekleyen insanları.
Ve geri dönmeyenleri.

Benim için bir ülkenin alfabesi de biraz böyledir.
Türkçesi var.
Kürtçesi var.
Ermenicesi, Rumcası, Süryanicesi, Lazcası, Gürcücesi, Arapçası var.
Bunların hiçbiri ötekinden bir şey eksiltmiyor.
Ben altmış yaşıma gelirken dönüp çocukluğumun sokağına baktığımda bunu daha iyi anlıyorum.
Hayat bana aynı olmayı öğretmedi.
Yan yana yaşamayı öğretti.
Belki bütün mesele de bu kadar basit.
Bir alfabenin bazı harflerini silerseniz geriye daha güçlü bir alfabe kalmaz.
Eksik bir alfabe kalır.
Benim bütün derdim o kayıp harflerle.
T24'ten kamuyona - Türkiye’yle dertleşme; T24’e erişim nasıl engellenebildi!
Ne oldu?
Karar tebliğden önce Adalet Bakanlığı'nın WhatsApp gruplarında paylaşıldı
Adalet Bakanlığı, basın gruplarında paylaştığı notla, dünyada da referans gösterilen, Türkiye'nin en büyük bağımsız haber sitesi T24'ün internet ve sosyal medya hesaplarının 'LGBT propagandası' yaptığı suçlamasıyla İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği'nce erişime kapatıldığını duyurdu. Bilgi notunda ayrıca T24'ün LGBTİ+'lar hakkındaki içerikleri de dosya şeklinde gönderildi. Erişim engeli olarak alınan karar, gönderildiği Siber Güvenlik Başkanlığı tarafından akşam saatlerinde e-posta yoluyla T24'e tebliğ edildi. İlgili 118 içerik ile T24’ü erişime kapatma kararının, 29 Eylül'de alındığı öğrenildi. Mahkeme kararında, sulh ceza hâkimliğinin erişim engeli talebini 25 Eylül'de reddettiği, ancak itirazı değerlendiren mahkemenin daha sonra erişim engeli kararı aldığı bilgisi yer aldı. Kararda, T24'ün söz konusu haberleri ve sosyal medya paylaşımlarının "Türk aile yapısını zayıflatmaya yönelik olduğu" ve içeriklerin "gençlerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularındaki gelişim süreçlerini olumsuz etkileyebileceği" iddia edildi. Bu iddialarla, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Hakkında Kanun'un 8/A maddesine dayanarak "suç işlenmesinin önlenmesi ve kamu düzeninin korunması" gerekçesiyle erişim engeli ve içeriğin yayından çıkarılması yönünde karar verildiği bildirildi. Kararın BTK sayfasında yayımlanmasının ardından, 17 yıldır bağımsız gazetecilik yapan T24 haber sitesi 30 Eylül 2026 tarihinde erişime engellendi.
T24'e erişim engeli dünya basınında: Katıksız gazeteciliğe darbe!
T24 hakkında iftira ve linç kampanyası
T24 hakkında X'te bir süredir bazı hesaplar tarafından iftira kampanyası yürütülüyordu. Farklı hesaplarca servis edilen aynı video görseli ve aynı metinde, "'Basın özgürlüğü' söylemi üzerinden yürütülen tartışmanın merkezinde bu kez T24’e aktarıldığı belirtilen fonlar var. Söz konusu fonların hangi kaynaklardan geldiği, hangi amaçlarla sağlandığı ve yayın politikasıyla nasıl bir ilişki taşıdığı kamuoyunca sorgulanıyor. Özellikle LGBT içerikleri üzerinden aile yapımızı hedef alan yayınlarla öne çıkan T24’ün asıl niyeti belli" ifadeleri yer alıyordu.
DOĞAN AKIN YAZDI:
T24 17 yaşında: Bir “aynı fikirde olmama hakkı” hikâyesi
Kendinize ve bağımsız gazeteciliğe bir iyilik yapın, reklamsız T24’e abone olun!
‘Haber elemanı’ arkadaşlar; nerede bu Almanya paraları, söyleyin bölüşelim!
Dünyada ve Türkiye’de T2417 yıldır tek kuruş almadı!Hiçbir şirket, kişi, kurum, kuruluş, dernek, örgüt, fon ve benzeri oluşumla bir ilişkisi bulunmayan, kendi ürettiği imkânlar dışında hiçbir dış kaynak tüketmeyen bağımsız internet gazetesi T24; 1 Eylül 2009'da yayına başladı. Aradan geçen 17 yılda hiçbir kişi, kurum, şirket, fon ve benzeri bir yapıdan tek kuruş almadı. T24 hesapları Maliye tarafından defalarca denetlendi, fon aldığına dair hiçbir bulguya rastlanmadı. Gazetecilerin en çok bildiği ve düzenli takip ettiği haber sitesi!Guardian Vakfı ile Norveç Sosyal Bilimler Derneği'nin ortaklığıyla Medya Araştırmaları Derneği tarafından 2018'de yapılan araştırmada T24 "gazetecilerin en çok bildiği ve düzenli takip ettiği haber sitesi" olarak tespit edildi. Dünyanın önde gelen paylaşım organizasyonlarından TEDX Konuşmaları'nda, kuruluşu ve kazandığı etkiyle hikâyesi sahneye davet edilen Türkiye'deki ilk ve tek haber sitesi T24 oldu. Yapay zekâ bilgi doğrulamak için en çok T24’e başvuruyor!Stanford Üniversitesi’nin 12 bin 600 soru yönelterek yaptığı, sonuçları temmuz ayında açıklanan araştırmanın sonuçlarına göre; yapay zekâ platformlarının Türkçe bilgi doğrulama süreçlerinde başvurduğu mecralar arasında T24 birinci sırada çıktı.
|
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|
Çizgi: Selçuk Demirel

