Fon vurgunun faturası: Siyasete olan güven nereye gidiyor?

Fon vurgunun faturası: Siyasete olan güven nereye gidiyor?

Türkiye siyasetinin hafızasında meşhur bir cümle var: Çalıyor ama çalışıyor. Bu cümle yalnızca yolsuzluğa toleransı anlatmıyor. Aynı zamanda bir itibar anlayışını ele veriyor. Sonuç üretiyorsa yöntem ikinci planda kalabilir. Yol yaptıysa, hizmet getirdiyse, şehri değiştirdiyse, iş çözdüyse...

Fon vurgunun faturası: Siyasete olan güven nereye gidiyor?

Artık herkesin elinde bir kamera ve mikrofon var. Belki de son kırk, elli yılın en büyük toplumsal değişimlerinden biri bu kadar basit bir cümlede saklı.

Bir zamanlar gördüğümüz dünyayı bize başkaları anlatıyordu. Devlet, Milli Eğitim Bakanlığı, gazeteci, siyasetçi, şirket, uzman, öğretmen anlatıyordu. Bilginin üreticileri, sahipleri ve dağıtıcıları belliydi. Kimin konuşacağı, kimin dinleyeceği de aşağı yukarı belliydi.

Bugün o eski konuşma yetkisi ve gücü olanlarla dinleyenler hiyerarşisi terse döndü. Seçmen konuşuyor, müşteri konuşuyor, çalışan konuşuyor. Öğrenci, hasta, tüketici, okur, izleyici, komşu anlatıyor. Üstelik yalnızca anlatmıyor da çekiyor, kaydediyor, gösteriyor, yayıyor.

Kimin tanık, kimin yayıncı, kimin haber kaynağı, kimin gözlemci olacağı önceden belli değil. Bu değişim teknolojik sıçramanın sonucu. Elimizdeki mobil cihazlar sayesinde bilgi, haber, deneyim anonimleşiyor.

Bu teknolojik sıçramaya bir başka büyük toplumsal değişimi ekleyelim. Göç, kentleşme ve metropolleşme tüm ilişki biçimlerini, gündelik pratikleri değiştiriyor. Milyonlarca insan artık monolitik küçük dünyalarda yaşamıyor. Hayat farklı sınıfların, kimliklerin, hayat tarzlarının, inançların, değerlerin ve deneyimlerin sürekli birbirine değdiği kalabalıkların içinde akıyor.

Teknoloji ve metropol aynı şeyi iki farklı yoldan yapıyor. Önce gündelik hayat pratiklerimiz, ardından eski zihin haritalarımız parçalanıyor, değişime zorlanıyor.

Artık kendi hikayemizin tek yazarı değiliz

Kamera ve mikrofonun herkesin eline geçmesinin kurumlar açısından en önemli sonucu şu: Eskiden bir kurum kendi hikâyesini büyük ölçüde kendisi anlatabiliyordu. Bugün anlatamıyor.

Bir şirket “Çalışanlarımız bizim en değerli varlığımız” diyebilir. Bir çalışan telefonunu çıkarıp başka bir gerçekliği gösterebilir.

Bir marka “Doğaya saygılıyız” diyebilir. Üretim yaptığı yerde yaşayan biri başka bir görüntü paylaşabilir.

Bir siyasetçi bir olayın nasıl gerçekleştiğini anlatabilir. Birkaç dakika sonra aynı olayın başka açıdan çekilmiş görüntüsü ortaya çıkabilir.

İddia ile kanıt arasındaki mesafe kısalıyor. Fakat aynı anda tuhaf bir şey daha oluyor. Örgütlü, bilinçli kötülük hakikatle ilişkimizi bozabiliyor. Üstüne şimdi yapay zeka o örgütlü kötülüğe sahte görüntü, ses ve metin üretilebilme imkanı vererek etkisini daha da artırma fırsatı veriyor.

Bir taraftan kanıt hiç olmadığı kadar çoğalırken diğer taraftan neyin gerçek neyin üretilmiş sahte gerçeklik olduğuna dair muhakeme ve marifet kapasitemiz zayıflıyor.

Bu durum da bir başka zihni kırılma üretiyor. Her şeyi görüyoruz ama gördüğümüz hiçbir şeye inanamıyoruz.

Bilgi ve haber bolluğunun ortasında güven kıtlaşıyor. Ve tam da bu nedenle güven ve itibar yeniden kıymetleniyor.

Eski kısa yollar artık yetmiyor

Geçmişte kime itibar edeceğimizi anlamak için kullandığımız bazı kısa yollar vardı. Makam, diploma, servet, şöhret, unvan, kurumsal büyüklük veya medyada görünürlük. Bir siyasetçi için seçilmiş olmak güven ve itibarı için yeterliydi. Bunların hiçbiri ortadan kalkmadı, bir bakıma hâlâ güven ve itibara dair bazı emareler taşıyorlar da. Ama otomatik olarak itibara dönüşme güçleri zayıflıyor.

Artık başarı kendi başına saygınlık demek değil. İnsan artık başarılı birini mutlaka saygın bulmak zorunda değil. Bir kişiyi takip edip ona güvenmeyebilir.

Bir markayı satın alıp itibarlı bulmayabilir. Bir akademisyenin unvanını kabul edip söylediklerine inanmayabilir. Bir yöneticinin gücünü teslim edip karakterine saygı duymayabilir. Bir şirketin büyüklüğünü kabul edip çalışma biçimini onaylamayabilir. Görünürlük, önem demek değil. Şöhret, güven demek değil. Güç, meşruiyet demek değil. Beğeni, itibar demek değil.

Siyasetin kurumsal itibarı, siyasetçinin kişisel itibarı sorunlara üretebildiği çözümlerle, temsil ettiği seçmenin ihtiyaç ve talepleriyle ilişkisiyle yükseliyor veya düşüyor.

Bence çağımızın önemli zihinsel kırılmalarından biri bu. Bütün bunların altında üç büyük zihinsel göç görüyorum. Birincisi prestijden güvene geçiş. Artık yalnızca “Ne kadar önemli” diye sormuyoruz. “Ne kadar inanılır” diye de soruyoruz. İkincisi imajdan davranışa geçiş. “Ne söylüyor” sorusunun yanına giderek daha güçlü biçimde “Ne yapıyor” sorusu geliyor. Ve üçüncüsü statüden karaktere geçiş. “Kim” sorusunun yanına “Nasıl biri” yerleşiyor.

Bu üç büyük kırılma gündelik hayatımızda bir dizi zihni kırılmayı da tetikliyor. Statü artık eskisi kadar tek başına bir şey ifade etmiyor. Yalnızca “Nereye geldi” değil, “Oraya nasıl geldi” sorusu da soruluyor. Başarının kendisi kadar başarıya ulaşma biçimi, kullanılan ilişkiler, başkalarına ödetilen bedeller ve başarı sonrasındaki davranış önem kazanıyor. Yeni kod artık “Hak edilmişlik”.

Bir başka zihni kırılma görünürlükten sahiciliğe geçiş. Sosyal medya görünürlüğü mümkün kılıyor belki ama aynı zamanda üretilebilir ve manipüle edilebilir hale de getiriyor. Yapay zeka bu dönüşümü daha da radikalleştiriyor. Görüntü, metin, takipçi, uzmanlık görüntüsü üretilebilir. Başarı anlatısı üretilebiliyor. Bu nedenle görünürlük çoğaldıkça sahicilik kıtlaşıyor. O nedenle yeni soru: “Gerçekten böyle mi, yoksa böyle görünmeyi mi başarıyor?”

Otoriteden daha çok yetkinlik önem kazanmaya başladı. Bilginin anonimleşmesi otorite ile yetkinliği birbirinden ayırmıyor. Unvan önemli ama artık tek başına yeterli olmayabilir. İnsanlar yalnızca “Kim söylüyor” diye değil, “Neye dayanarak söylüyor” diye de soruyorlar.

Gücün kullanılma biçimi gücün kendisinden önemli hale geliyor. Elbette güç hâlâ etkileyici. Fakat güç ilişkileri daha görünür hale geldikçe yeni bir karakter testi ortaya çıkıyor. “Kendisinden daha güçsüz olana nasıl davranıyor?” Patronun çalışana, şirketin tedarikçiye, kurumun müşteriye, uzmanın öğrencisine, yöneticinin astına davranışında “adil güç” önemli olmaya başlıyor.

Başarı toplumsal faydaya da değiyorsa kabul edilebilir oluyor. Zor zamanda nasıl davrandığınız beğeninin yerine geçiyor. İtibar sahip olunan değil her gün yeniden hak etmeniz gereken bir şeye dönüşüyor.

Tüm bu zihni kırılmaların hepsinin ortak sorusu: “Ne yapıyorsun ve bunu nasıl yapıyorsun?”

Fon meselesi aslında bir güven vakası

Tam da bu nedenle son günlerde konuştuğumuz fon vurgunu meselesine yalnızca finansal vurgunun büyüklüğü veya adli cezalar açısından bakmak eksik kalıyor.

Yüz binlerce yatırımcıyı ilgilendiren böyle bir olayın toplumsal anlamının da milyonlarca seçmeni ilgilendiren siyasal anlamının da hukuki sonucundan daha geniş ve daha derin olacağını şimdiden öngörebiliriz.

Çünkü mesele yalnızca, “Kim tezgahladı”, “Kim ne kadar kazandı” meselesi olmaktan çıkacak emareler barındırıyor.

Başka sorular beliriyor: Kim biliyordu? Kim denetlemekle yükümlüydü? Kim zamanında müdahale etmedi? Kim hangi bilgiye ne zaman sahipti? Kurallar herkese aynı mı uygulandı? Siyasi veya bürokratik yakınlık nasıl bir avantaj üretti?

Bu soruların tümü suç ve suçlulara dair sorular. Ama sade vatandaş açısından hepsinden daha önemli olan temel bir soru var: Ben bu sistemin adil ve kurallara uygun işlediğine güvenebilir miyim?

Herkes biliyor ki bir finans piyasasının asıl sermayesi yalnızca para değil, güvendir. Bir siyasal sisteminki de öyle bence. Ve şu anda yaşanan yalnızca bir yolsuzluk ve suç meselesi değil, çok daha derin bir siyasete güven meselesi.

Çünkü şu ana kadar ortalığa dökülenlerden anladığımız kadarıyla, amacı siyasi gücü ve itibarı kullanarak finansal vurgun olan örgütlü bir hamleyle karşı karşıyayız.

Tam da bu nedenle bu meselenin artçı sarsıntılarının saçaklı olacağı tahmin edilebilir. Yani kimin kaç para çaldığı ve kimlerin cezalandırıldığından daha karmaşık, daha güçlü siyasal ve toplumsal sonuçları olması beklenebilir. En azından iktidar ve seçmeni arasında oldukça büyük bir moral kırgınlık olacağı beklenir. Ama bu kırgınlık ne denli kopuşa dönüşebilir göreceğiz.

Anladığım, iktidar da bunun farkında ki bir finansal vurguna hızlı müdahale ve cezalandırmadan daha çok şimdilik siyasal sonuçları yönetme gayreti içeren söylemler öne çıkıyor.

Fakat daha zor bir soru var: Biz neye inanmak istiyoruz?

Burada Türkiye’nin güçlü gerilimlerinden biri devreye giriyor: Partizanlık. Siyasal kimlik, insanların kurumlara ve olaylara bakışını filtreleyebiliyor. Aynı olay karşısında iki ayrı hakikat dünyası oluşabiliyor: Bizimki yapmışsa “vardır bir açıklaması”, onlarınki yapmışsa “zaten belliydi.”

Kamera ve mikrofon çağının siyaset için yarattığı büyük risk tam da burada. Görüntüler, tanıklıklar ve belgeler çoğalıyor ama karşı anlatılar da çoğalıyor.

Üstelik hafıza kalıcılaşıyor. Siyasetçinin eski sözü birkaç saniyede bulunabiliyor; dün savunduğu ile bugün yaptığı yan yana konabiliyor. Bu nedenle siyasi itibarın yeni hammaddesi propaganda değil, giderek daha fazla tutarlılık haline geliyor.

Yolsuzlukla mücadele açısından güçlü kurumlar, bağımsız denetim, açık kurallar, şeffaflık ve adil yargılama vazgeçilmez. Ama bunların çalışabilmesi için üçüncü ayağı unutmamak gerekiyor: zihniyet.

Toplum kendi tarafının yolsuzluğunu mazur görüp karşı tarafınkini ahlaki felaket olarak değerlendiriyorsa yalnızca hukuk kuralı yetmez. Kurumlar siyasi kimliğe göre farklı standartlarla değerlendiriliyorsa yalnızca yeni kurum kurmak yetmez.

Çünkü yolsuzlukla mücadelenin görünmeyen kurumu toplumsal ahlak standardıdır. Yeni zihinsel kırılmanın siyasetteki karşılığı belki de tam budur. Kimin yaptığına değil, ne yaptığına bakabilmek.

Bu noktada Tarık Çelenk’in Karar’daki son yazısında tartıştığı mesele önemli. Çelenk problemi basit bir ikiyüzlülük meselesinin ötesine taşıyor. “İnsan bazen değerleriyle çeliştiğinin farkındadır ve bunu gizler. Ama bazen davranışını değiştirmek yerine davranışına verdiği anlamı değiştirir. Aidiyet, “dava”, mahalle ve ortak hikaye bu yeni anlamı besledikçe kişi yalnız başkalarını değil, kendisini de ikna etmeye başlayabilir.”

Bu, güven tartışması açısından kritik. Çünkü mesele artık yalnızca “Siyasetçi bize doğruyu söylüyor mu?” sorusundan ibaret değil. Bir soru daha var; “Biz doğru olmayan bir şeye inanmaya ne kadar hazırız?”

Çünkü güven yalnızca güvenilenin güvenilirliğiyle değil, güvenenin zihinsel standartlarıyla da ilgili.

Türkiye siyasetinin hafızasında meşhur bir cümle var: Çalıyor ama çalışıyor.

Bu cümle yalnızca yolsuzluğa toleransı anlatmıyor. Aynı zamanda bir itibar anlayışını ele veriyor. Sonuç üretiyorsa yöntem ikinci planda kalabilir. Yol yaptıysa, hizmet getirdiyse, şehri değiştirdiyse, iş çözdüyse...

Yani marifet, şahsiyet açığını kapatabilir. Oysa yeni itibarın ve güvenin sorusu başka. Çalışıyor mu değil, nasıl çalışıyor?

Bir siyasetçinin, akademisyenin, bürokratın veya şirket yöneticisinin itibarı yalnızca ne yapabildiğiyle oluşmuyor.

Bir tarafında marifet var. Yönetebiliyor mu? Sorun çözebiliyor mu? Kadro kurabiliyor mu? Kaynak yaratabiliyor mu? Sonuç üretebiliyor mu?

Diğer tarafında şahsiyet var. Gücünü nasıl kullanıyor? Kamu kaynağına nasıl bakıyor? Kendi insanına başka, rakibine başka kural mı uyguluyor? Hata yaptığında kabul ediyor mu? Kendi çıkarıyla kamunun çıkarı çatıştığında hangisini seçiyor?

Çünkü sonuç üretmek marifetse, o sonucu hangi yollarla ürettiğiniz şahsiyettir. Marifet şahsiyetin yerine geçemez.

İtibar artık sahip olunan değil sınanan bir şey

Eski dünyada itibar biraz stok gibiydi. Siyasetçi geçmiş başarılarıyla, şirket tarihiyle, akademisyen unvanıyla uzun süre itibar taşıyabilirdi.

Yeni dünyada itibar giderek akışa dönüşüyor. Dünkü başarı bugünkü davranışın garantisi değil. Dünkü itibar bugünkü hatayı görünmez kılamıyor. Çünkü kamera açık, mikrofon açık, toplumsal hafıza açık.

İnsanın veya kurumun gerçek itibarı kendisi hakkında ne söylediğinde değil, çıkarıyla ilkesi çatıştığında ne yaptığında ortaya çıkıyor. Para sınavı. Güç sınavı. Hakikat sınavı. Kriz sınavı. Kendisinden güçsüz biriyle karşılaşma sınavı. Yeni dünyanın itibarını belki artık sıfatlarla değil, bu sınavlarla ölçmek gerekiyor.

Ve yine başladığım yere dönüyorum. Değişimin üç unsuru var; zihniyet, kurumlar ve kurallar.

Yolsuzluğu önlemek için iyi kurallara ihtiyacımız var. Kuralları uygulayacak güçlü, ehil ve tarafsız kurumlara ihtiyacımız var. Ama üçüncüsü olmadan ilk ikisi eksik kalıyor. Aynı davranışı, kimin yaptığına bakmadan aynı ahlaki ve hukuki ölçüyle değerlendirebilen bir toplumsal zihniyete.

Belki de bugünkü siyasete güven krizimizin en derininde bu “aynı ölçü” meselesi var. Kendi siyasetçimizin yaptığını başkasının siyasetçisi yaptığında başka, kendi mahallemizden biri yaptığında karşı mahalleden biri yaptığında başka türlü değerlendiriyorsak, sorunumuz yalnızca kuralların kötü veya kurumların zayıf olması değil. Zihnimizde de ortak ölçüyü kaybetmişiz demektir.

Kamera ve mikrofonun herkesin elinde olduğu bu yeni dünya bize daha fazla görüntü, bilgi ve tanıklık sağlıyor. Ama bunların hiçbiri kendi başına daha güvenilir bir toplum üretmiyor.

Çünkü mesele yalnızca gerçeği görebilmek değil, gördüğümüz gerçeğe kimin yaptığına bakmadan aynı anlamı verebilmek.

Belki önümüzdeki büyük zihinsel eşik tam burada. “Bizimki mi, onlarınki mi” sorusundan “doğru mu, yanlış mı” sorusuna; “çalışıyor mu” sorusundan “nasıl çalışıyor” sorusuna; “kim” sorusundan “nasıl biri ve ne yapıyor” sorusuna geçebilmek.

İtibar da güven de ancak orada yeniden kurulabilir. Çünkü güvenilir toplum hiç kimsenin yanlış yapmadığı toplum değildir. Yanlışı kimin yaptığına bakmadan yanlış sayabilen, doğruyu da kimin yaptığına bakmadan teslim edebilen toplumdur.

Kamera herkese gerçeği gösterebilir. Ama adalet, aynı gerçeğe aynı ölçüyle bakabilmektir. 


Oksijen'den alınmıştır.

T24'ten kamuoyuna - Türkiye’yle dertleşme; T24’e erişim nasıl engellenebildi!

Karar, tebliğden önce Adalet Bakanlığı'nın WhatsApp gruplarında paylaşıldı

Adalet Bakanlığı, basın gruplarında paylaştığı notla, dünyada da referans gösterilen, Türkiye'nin en büyük bağımsız haber sitesi T24'ün internet ve sosyal medya hesaplarının 'LGBT propagandası' yaptığı suçlamasıyla İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği'nce erişime kapatıldığını duyurdu. Bilgi notunda ayrıca T24'ün LGBTİ+'lar hakkındaki içerikleri de dosya şeklinde gönderildi. Erişim engeli olarak alınan karar, gönderildiği Siber Güvenlik Başkanlığı tarafından akşam saatlerinde e-posta yoluyla T24'e tebliğ edildi. İlgili 118 içerik ile T24’ü erişime kapatma kararının, 29 Eylül'de alındığı öğrenildi. Mahkeme kararında, sulh ceza hâkimliğinin erişim engeli talebini 25 Eylül'de reddettiği, ancak itirazı değerlendiren mahkemenin daha sonra erişim engeli kararı aldığı bilgisi yer aldı. Kararda, T24'ün söz konusu haberleri ve sosyal medya paylaşımlarının "Türk aile yapısını zayıflatmaya yönelik olduğu" ve içeriklerin "gençlerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularındaki gelişim süreçlerini olumsuz etkileyebileceği" iddia edildi. Bu iddialarla, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Hakkında Kanun'un 8/A maddesine dayanarak "suç işlenmesinin önlenmesi ve kamu düzeninin korunması" gerekçesiyle erişim engeli ve içeriğin yayından çıkarılması yönünde karar verildiği bildirildi. Kararın BTK sayfasında yayımlanmasının ardından, 17 yıldır bağımsız gazetecilik yapan T24 haber sitesi 30 Eylül 2026 tarihinde erişime engellendi. 

Dünyada da referans gösterilen Türkiye'nin en büyük bağımsız haber sitesi T24, sosyal medyada başlatılan iftira kampanyası sonrası erişime engellendi!

T24'e erişim engeli dünya basınında: Katıksız gazeteciliğe darbe!

Türkiye’nin dünyada da referans alınan haber mecrası T24 hakkındaki erişim engeli kararı infial yarattı: Türkiye dijital OHAL yaşıyor!

T24 hakkında iftira ve linç kampanyası 

T24 hakkında X'te bir süredir bazı hesaplar tarafından iftira kampanyası yürütülüyordu. Farklı hesaplarca servis edilen aynı video görseli ve aynı metinde, "'Basın özgürlüğü' söylemi üzerinden yürütülen tartışmanın merkezinde bu kez T24’e aktarıldığı belirtilen fonlar var. Söz konusu fonların hangi kaynaklardan geldiği, hangi amaçlarla sağlandığı ve yayın politikasıyla nasıl bir ilişki taşıdığı kamuoyunca sorgulanıyor. Özellikle LGBT içerikleri üzerinden aile yapımızı hedef alan yayınlarla öne çıkan T24’ün asıl niyeti belli" ifadeleri yer alıyordu.


DOĞAN AKIN YAZDI:

T24 17 yaşında: Bir “aynı fikirde olmama hakkı” hikâyesi

Kendinize ve bağımsız gazeteciliğe bir iyilik yapın, reklamsız T24’e abone olun!

‘Haber elemanı’ arkadaşlar; nerede bu Almanya paraları, söyleyin bölüşelim!


Dünyada ve Türkiye’de T24

17 yıldır tek kuruş almadı!

Hiçbir şirket, kişi, kurum, kuruluş, dernek, örgüt, fon ve benzeri oluşumla bir ilişkisi bulunmayan, kendi ürettiği imkânlar dışında hiçbir dış kaynak tüketmeyen bağımsız internet gazetesi T24; 1 Eylül 2009'da yayına başladı.

Aradan geçen 17 yılda hiçbir kişi, kurum, şirket, fon ve benzeri bir yapıdan tek kuruş almadı. T24 hesapları Maliye tarafından defalarca denetlendi, fon aldığına dair hiçbir bulguya rastlanmadı. 

Gazetecilerin en çok bildiği ve düzenli takip ettiği haber sitesi!

Guardian Vakfı ile Norveç Sosyal Bilimler Derneği'nin ortaklığıyla Medya Araştırmaları Derneği tarafından 2018'de yapılan araştırmada T24 "gazetecilerin en çok bildiği ve düzenli takip ettiği haber sitesi" olarak tespit edildi.

Dünyanın önde gelen paylaşım organizasyonlarından TEDX Konuşmaları'nda, kuruluşu ve kazandığı etkiyle hikâyesi sahneye davet edilen Türkiye'deki ilk ve tek haber sitesi T24 oldu.

Yapay zekâ bilgi doğrulamak için en çok T24’e başvuruyor!

Stanford Üniversitesi’nin 12 bin 600 soru yönelterek yaptığı, sonuçları temmuz ayında açıklanan araştırmanın sonuçlarına göre; yapay zekâ platformlarının Türkçe bilgi doğrulama süreçlerinde başvurduğu mecralar arasında T24 birinci sırada çıktı.

T24 17 yaşında: Bir “aynı fikirde olmama hakkı” hikâyesiÇizgi: Selçuk Demirel

Gazetecilik ödüllerinde rekor kırdı

Finansal dayatma ve ideolojik takıntılardan bağımsız gazetecilikte Türkiye’de önemli bir dönemeci ifade eden T24, 2010 yılında, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin çalışmalarını ödüle değer gördüğü tek internet gazetesi oldu.

Muhabirleri ve yazarlarıyla birlikte; sadece 2026 yılının ilk altı ayında dokuz gazetecilik ödülü kazandı ve bu alanda bir rekor kırdı.

Türkiye’de bütün kesimlerin güvendiği mecra

T24; hiçbir görüş ve inancı haberciliğin önüne koymayan; gazeteciler için gazetecilikten daha önemli hiçbir öncelik olamayacağına inanan; insanları, inançları, görüşleri dışlamayan yayın politikası; haberciliği, dosyaları, söyleşileri videoları ile Türkiye’de bütün kesimlerin güvendiği bir mecra olarak 17 yıldır bağımsız gazeteciliğini sürdürüyor.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler