Bir ülkede, ya da aynı anda birçok ülkede, insanlar gelecekleri için “iyimser olmayı” bırakıp hayatlarının böyle devam etmesini istemediklerini söylemeye başladığında, statükocu sistemin karşısına çıkan mesele yalnızca bu talebi bastırmak değildir.
Onu yumuşatmak gerekir.
Hegemonya bunu iyi bilir.
Futbol deyimiyle, ‘sert gelen bir topu göğüste yumuşatmak’ gibi, ‘sert bir talebi daha yumuşak bir kelimeye çevirmek’ ihtiyacı kendini gösterir.
Kimilerinin dilinde bu kelime epeydir “iyimserlik”.
Onu kullanarak, kabaran “acil değişim isteğini” yeniden “beklenti”ye; öfkeyi mesaj olarak iletilmiş bir “kaygı”ya; itirazı “bir farklı görüş”e; köklü değişim arzusunu da “zamanla düzelecek duygusuna” dönüştürmek, kâğıt üzeri hesaplarda mümkünmüş gibi görülebilir.
Bunun için benzerlikleri beni şaşırtmayan “iyimser bazı insanları" öne sürmek gerekir.
Kullanmak demek istemiyorum.
Sonra “geleceği bugünün yerine koymak” için, yakında çıkacak bir teknoloji, hayatı değiştirecek yapay zekâ, bulunmak üzere olan bir ilaç, yeni bir enerji biçimi, bilimin çözeceği sorunlar,
“Düzene bir şans daha talep çağrısı” olarak acele gündeme sokulur.
Bunların hepsi gerçek gelişmeler de olabilir.
Yapay zekâ bunun çok kullanılan bir örneği.
Stanford’un 2026 AI Index araştırmasına göre, yapay zekâ ürün ve hizmetlerinin faydasının zararlarından fazla olduğunu düşünenlerin oranı 2024’te yüzde 55 iken 2025’te yüzde 59’a çıkmış.
Ama aynı araştırmada bu ürünlerin insanları tedirgin ettiğini söyleyenlerin oranı da yüzde 52’ye ulaşmış.
Sorun teknolojinin kendisinde değil kuşkusuz.
Sorun, geleceğe bağlanmış iyimser düşüncelerin bugünün sorunlarının yerine konulması gayretlerinde.
“Biraz daha bekleyin.”
“Dünya zaten değişiyor.”
“Teknoloji her şeyi değiştirecek.” vb.
Bunlarla, insanların bugün için sorduğu sorunun cevabı, bir “gelecek vaadine” havale ediliyor.
Fakat sütten ağzı yanmış kitleler artık bu vaatleri eskisi kadar kolay da dinlemiyor.
Gelecek defalarca vaat edildi çünkü, şimdi yapılışı ilk değil.
Daha iyi hayatlar… Daha adil düzenler… yaklaşan “büyük dönüşümler"…
Bunlar ilk kez işitilmiyor.
Oysa hayat, daha da güçleşmiş olarak insanların karşısında bütün çıplaklığıyla durmaya devam ediyor.
2026 Edelman Trust Barometer’ın 28 ülkede yaptığı araştırmada, gelecek kuşağın kendilerinden daha iyi durumda olacağına inananların oranı yalnızca yüzde 32.
2025 araştırmasında ise dünya genelinde yüzde 61, hükümetlerin ve şirketlerin hayatlarını zorlaştırdığına ve zenginlerin sistemden adil olmayan biçimde yararlandığına ilişkin orta ya da yüksek düzeyde bir şikâyet taşıdığını belirtmiş.
Bu rakamlar kendi başlarına herhangi bir siyasi tercihi açıklamaya yetmez.
Ama insanların, gelecek vaatlerini artık neden kuşkuyla dinlediğine dair bir ipucu verir.
İnsanlar yaşadıkları sorunların karşılığını mevcut siyasal dilde bulamadıklarında, daha sert ve “uç” sayılan siyasal seçeneklere yönelebiliyor, bugünlerde olduğu gibi.
V-Dem’in 2025 Demokrasi Raporu’na göre siyasal kutuplaşma 45 ülkede belirgin biçimde artmış durumda.
Bu ülkelerin 24’ünde kutuplaşma, araştırmanın “toksik” olarak nitelediği düzeye ulaşmış.
Mesele, sıkıntıda insanların bir başlarına bireyler olarak tepkilerinin sertleşmesi değil yani.
“Merkezin dili” yaşanan hayatın gittikçe uzağına düştükçe, uçların siyasal dili daha dinlenir hale gelebiliyor.
Çözümün o eğilimlerde olup olmadığı ayrı mesele.
Ama iyimserlik, belli ki, siyasetteki gidişatın önünde artık duramıyor.
Mesele orada.
En azından bir şeylerin değişmesi gerektiğini açıkça gösteren huzursuzluk bariz.
Tam burada başka bir çelişki beliriyor.
Kitlelerden “iyimser” olmaları istenirken, aynı dünyanın başka bir yerinde insanları duraksatan dertlerine dertlerine dert eklenmesi için bir “korku” büyütülüyor.
Silahlanma hızlanıyor.
Güvenlik tehditleri çoğalıyor.
Savaş ihtimalleri gündelik hayatın sözlüğüne giriyor.
SIPRI’ye göre dünya askeri harcamaları 2025’te 2 trilyon 887 milyar dolara ulaştı. Bu, art arda on birinci yıllık artış. Dünya genelindeki askeri harcama, küresel gelirin yüzde 2,5’ine çıkmış durumda.
Dünyanın en büyük 100 silah üreticisi ve askeri hizmet şirketinin 2024’teki toplam silah gelirleri de 679 milyar dolara ulaştı. Bir yıldaki artış yüzde 5,9.
Ülkelerin güvenlik kaygıları elbette nedensiz değil.
Ama korkunun gerçek olması, onun aynı zamanda birilerince “ekonomik bir pazara” dönüştürülmediği anlamına da gelmiyor.
Birileri korkuyor.
Birileri silahlanıyor.
Birileri silah satıyor.
Birileri de korkuyu hikâyelere dönüştürüyor.
Filmlerde, çok satan kitaplarda, reytingi yüksek haber programlarında…
Bir yanda “gelecek daha iyi olacak” deniyor…
Öte yanda “geleceğin ne kadar korkunç olabileceği” anlatılıyor.
“Korku” ile “umut” aynı hayatın içinde birlikte dolaşıyor.
Biri “beklemeyi”, diğeri “hazırlıklı olmayı” öğütlüyor.
Ben, ikisinde de “kazananın” aynı olduğuna dikkat etmeyi öneririm.
İkisi de bugünün hesabını başka bir zamana taşıyor.
“Kasanın” hep onda olmasını, kazananın hep o “kasa” olmasını yenilik adıyla planlıyor.
Başka bir alanda ise “yeni farklılıklar” çoğalıyor.
Bunların bir bölümü toplumun doğal dönüşümü.
Ama farklılığın kendisi de,
kısa sürede aynı “kasanın” yeni bir “pazarına”
dönüşebiliyor.
"Farklı ol.”
“Sen kendin ol.”
“Böyle de yaşayabilirsin.”
İnsana hem “kendin ol” deniyor; hem de “kendin olmanın yeni biçimleri” satılıyor.
Böylece hayatın her tarafında başka bir iyimserlik biçimi, bir beklenti mesajı/ masajı olarak dolaşıma sokulmaya çalışılıyor:
Daha özgür kimlik tercihleri;
Daha yeni bir teknoloji;
Daha güvenli bir dünya
bu mesajların başlıkları.
Ama sonuçta yine daha geliştirilmiş bir tüketim çağı önerilen.
Kimse yanlışı arsız tüketimde görmüyor.
Özetle gene,
“Daha, daha, daha.”
Bütün bu iyimser söylemin altında aynı tedirgin edici soru duruyor oysa:
Bunlar yaşadığımız hayatı gerçekten değiştiriyor mu, yoksa yalnızca ona “katlanmayı” mı kolaylaştırıyor?
Bir başka uçta ise
Süleyman Demirel’e atfedilen eski bir söz var:
“Dünün güneşi ile bugünün çamaşırı kurutulmaz.”
Bugün bunun tam tersi yapılıyor.
Dünün başarıları bugünün başarısıymış gibi anlatılıyor.
Geçmişin güneşi bugünün çamaşırına tutuluyor.
Çamaşırın hâlâ ıslak olduğu ise konuşulmuyor.
“Bardağın dolu tarafını görmek” beylik sözü de,
bu dilin başka biçimlerinden biri.
O kenara bırakılıyor, “siyah-beyaz düşünmemek” moda yapılıyor:
“Grileri görmek.”
Her şeyin “biraz doğru, biraz yanlış” olduğunu söylemek yani.
Bauman’a göre, belirsizlik, “bir şeyin birden fazla kategoriye girebilmesinden doğan” bir durumdur.
Bu başka bir şey.
Bir şeyin gerçekten karmaşık olmasıyla, karmaşıklığın her şeyi konuşulamaz hale getirmek için kullanılması aynı şey değil.
“İyimserlik cazibesi” üzerinden yapılan, onu sürekli birilerine satabileceği malzeme yapıp, çeşitlendirmek.
Bazı meselelerde “gri” gerçekten vardır.
Ama bazı meselelerde o gri, gözümüzün içine baka baka gerçeğin rengini değiştirmek için kullanılıyor.
İlk bakışta olgunluk gibi duran bu dil (“cool” olmak) bazen yalnızca küçümsedikleri vasatlığın daha zarif bir biçimde öne çıkması.
Bir şey kötü gidiyorsa, içindeki birkaç iyi ayrıntıyı bulup bütünü iyimser göstermek kolay.
Bir düzen değişmiyorsa, “dönüşüm zaten başladı” demek daha da kolay.
Ama böylece “gerçek değişim talebi” ortadan kalkmıyor.
Sadece erteleniyor.
Sonra herkes biraz daha bekliyor.
Bir sonraki teknolojiyi.
Bir sonraki ekonomik düzelmeyi.
Bir sonraki siyasi hamleyi.
Bir sonraki mucizeyi.
Ve hayat, duaların arkasına doğru çekiliyor.
Gerçeğin bir kez daha olmayacak dualara, aminler arasında itilmesi belki de bu yüzden bize
bu kadar tanıdık geliyor.
İyimserlik illa geleceğe inanmak değil.
İyimserlik, birikmiş bir hesabın verilmesini ertelemek için, kitlelerin net taleplerine karşı. geleceği ve geçmişi kullanma kurnazlığının adı da olabilir.
|
T24'ten kamuoyuna - Türkiye’yle dertleşme; T24’e erişim nasıl engellenebildi! Karar, tebliğden önce Adalet Bakanlığı'nın WhatsApp gruplarında paylaşıldıAdalet Bakanlığı, basın gruplarında paylaştığı notla, dünyada da referans gösterilen, Türkiye'nin en büyük bağımsız haber sitesi T24'ün internet ve sosyal medya hesaplarının 'LGBT propagandası' yaptığı suçlamasıyla İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği'nce erişime kapatıldığını duyurdu. Bilgi notunda ayrıca T24'ün LGBTİ+'lar hakkındaki içerikleri de dosya şeklinde gönderildi. Erişim engeli olarak alınan karar, gönderildiği Siber Güvenlik Başkanlığı tarafından akşam saatlerinde e-posta yoluyla T24'e tebliğ edildi. İlgili 118 içerik ile T24’ü erişime kapatma kararının, 29 Eylül'de alındığı öğrenildi. Mahkeme kararında, sulh ceza hâkimliğinin erişim engeli talebini 25 Eylül'de reddettiği, ancak itirazı değerlendiren mahkemenin daha sonra erişim engeli kararı aldığı bilgisi yer aldı. Kararda, T24'ün söz konusu haberleri ve sosyal medya paylaşımlarının "Türk aile yapısını zayıflatmaya yönelik olduğu" ve içeriklerin "gençlerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularındaki gelişim süreçlerini olumsuz etkileyebileceği" iddia edildi. Bu iddialarla, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Hakkında Kanun'un 8/A maddesine dayanarak "suç işlenmesinin önlenmesi ve kamu düzeninin korunması" gerekçesiyle erişim engeli ve içeriğin yayından çıkarılması yönünde karar verildiği bildirildi. Kararın BTK sayfasında yayımlanmasının ardından, 17 yıldır bağımsız gazetecilik yapan T24 haber sitesi 30 Eylül 2026 tarihinde erişime engellendi. T24'e erişim engeli dünya basınında: Katıksız gazeteciliğe darbe! T24 hakkında iftira ve linç kampanyasıT24 hakkında X'te bir süredir bazı hesaplar tarafından iftira kampanyası yürütülüyordu. Farklı hesaplarca servis edilen aynı video görseli ve aynı metinde, "'Basın özgürlüğü' söylemi üzerinden yürütülen tartışmanın merkezinde bu kez T24’e aktarıldığı belirtilen fonlar var. Söz konusu fonların hangi kaynaklardan geldiği, hangi amaçlarla sağlandığı ve yayın politikasıyla nasıl bir ilişki taşıdığı kamuoyunca sorgulanıyor. Özellikle LGBT içerikleri üzerinden aile yapımızı hedef alan yayınlarla öne çıkan T24’ün asıl niyeti belli" ifadeleri yer alıyordu. DOĞAN AKIN YAZDI: T24 17 yaşında: Bir “aynı fikirde olmama hakkı” hikâyesi Kendinize ve bağımsız gazeteciliğe bir iyilik yapın, reklamsız T24’e abone olun! ‘Haber elemanı’ arkadaşlar; nerede bu Almanya paraları, söyleyin bölüşelim! |
Dünyada ve Türkiye’de T2417 yıldır tek kuruş almadı!Hiçbir şirket, kişi, kurum, kuruluş, dernek, örgüt, fon ve benzeri oluşumla bir ilişkisi bulunmayan, kendi ürettiği imkânlar dışında hiçbir dış kaynak tüketmeyen bağımsız internet gazetesi T24; 1 Eylül 2009'da yayına başladı. Aradan geçen 17 yılda hiçbir kişi, kurum, şirket, fon ve benzeri bir yapıdan tek kuruş almadı. T24 hesapları Maliye tarafından defalarca denetlendi, fon aldığına dair hiçbir bulguya rastlanmadı. Gazetecilerin en çok bildiği ve düzenli takip ettiği haber sitesi!Guardian Vakfı ile Norveç Sosyal Bilimler Derneği'nin ortaklığıyla Medya Araştırmaları Derneği tarafından 2018'de yapılan araştırmada T24 "gazetecilerin en çok bildiği ve düzenli takip ettiği haber sitesi" olarak tespit edildi. Dünyanın önde gelen paylaşım organizasyonlarından TEDX Konuşmaları'nda, kuruluşu ve kazandığı etkiyle hikâyesi sahneye davet edilen Türkiye'deki ilk ve tek haber sitesi T24 oldu. Yapay zekâ bilgi doğrulamak için en çok T24’e başvuruyor!Stanford Üniversitesi’nin 12 bin 600 soru yönelterek yaptığı, sonuçları temmuz ayında açıklanan araştırmanın sonuçlarına göre; yapay zekâ platformlarının Türkçe bilgi doğrulama süreçlerinde başvurduğu mecralar arasında T24 birinci sırada çıktı.
|
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|
Çizgi: Selçuk Demirel

