I. Aynı Amerika’ya açılan üç pencere
Amerika Birleşik Devletleri 250. yaşına girerken yalnız kendi kuruluşunu kutlamıyor; nasıl bir ülke olduğunu, tarihinin ne anlama geldiğini ve bundan sonra dünyada hangi rolü oynayacağını yeniden tartışıyor. Bu sorgulama sıradan bir yıldönümü muhasebesinin çok ötesinde. Çünkü 1776’da eşitlik, özgürlük ve yönetilenlerin rızası üzerine kurulduğunu ilan eden Cumhuriyet, bugün bu ilkelerin hangi toplumsal güçler tarafından taşındığı ve hangi ekonomik iktidarlar tarafından sınırlandırıldığı sorusuyla yüz yüze. Bir tarafta olağanüstü bir bilimsel, teknolojik ve askerî kapasite; diğer tarafta ortak gerçeklik zeminini yitiren, seçim sistemine güveni aşınan ve kendi tarihini birbirinden kopuk anlatılarla okuyan bir toplum var.
Hasan Bülent Kahraman’ın altı yazılık Amerika dizisi, Le Monde’un “America 250” dosyası ve The Economist’in aynı yıldönümüne eşlik eden değerlendirmeleri, bu büyük muhasebeye üç ayrı yerden giriyor. Kahraman’ın bakışı yaşanmışlıktan, kültürden ve kişisel hafızadan hareket ediyor. Le Monde kuruluş belgelerinin içine dönüyor; özgürlük bildirisiyle kölelik düzeninin, halk egemenliğiyle dışlamanın aynı anda nasıl var olabildiğini gösteriyor. The Economist ise anayasal kurumlara, seçim düzenine, federal yapıya ve demokratik dayanıklılığın sınırlarına bakıyor. Biri Amerika’nın ruhunu, diğeri hafızasını, üçüncüsü işleyen mekanizmasını anlatıyor.
Bu üç yaklaşım yan yana geldiğinde zengin bir Amerika panoraması ortaya çıkıyor, fakat aralarında görünmeyen bir boşluk da belirginleşiyor. Kültür, hafıza ve kurumlar elbette birbirinden ayrılamaz; yine de bugünkü kırılmanın merkezinde ekonomik gücün kimde toplandığı, teknolojik altyapıyı kimin kontrol ettiği ve siyasal kararların hangi sermaye ağları içinde üretildiği soruları bulunuyor. Trump bu dönüşümün başlangıcı değil, görünür ve saldırgan sonucudur. Dolayısıyla 250 yaşındaki Amerika’yı anlamak için üç pencerenin önünde durmak yetmez; bu pencerelerin baktığı yapının temelindeki mülkiyet, teknoloji ve güç ilişkilerine de inmek gerekir.
II. Kahraman’ın Amerika’sı: Yaşanmışlık, kültür ve iki ülke
Kahraman’ın Amerika’sı bir siyaset bilimi şemasından değil, kırk beş yılı aşan kişisel karşılaşmalardan doğuyor. New York gökdelenleri, Harvard ve Yale kampüsleri, Amerikan romanı, caz, sinema, üniversiteler ve gündelik hayat onun anlatısında aynı kültürel dokunun parçalarıdır. Bu nedenle dizi, dışarıdan yapılmış bir Amerika eleştirisi değil; bir zamanlar hayranlık uyandıran yenilikçilik, bireylik ve özgürlük duygusunun nasıl endişeye dönüştüğünü anlamaya çalışan içeriden bir hesaplaşmadır. Kahraman’ın kuvveti tam burada, soyut kurumları insanların yüzleri, şehirlerin ritmi ve entelektüel hayatın değişimi içinde görünür kılmasındadır.
Bu anlatıda iki Amerika yan yana yaşar. İlki çalışkanlığın, bilginin, üniversitenin, buluşun, edebiyatın ve bireyin kendi kaderine hükmedebileceği inancının ülkesidir. İkincisi darbelerin, emperyal müdahalelerin, 11 Eylül sonrası savaşların ve şirket gücünün Amerika’sıdır. Kahraman bu iki ülkeyi birbirinden koparmaz; tam tersine Amerikan istisnacılığının hem özgürleştirici iddiayı hem de dünya üzerinde sınırsız hareket etme arzusunu beslediğini gösterir. Amerika’nın dünyaya sunduğu özgürlük diliyle dünyada kurduğu tahakküm arasındaki çelişki, dizinin en verimli damarlarından biridir.
Bununla birlikte Kahraman’ın açıklaması zaman zaman ahlaki bir kayıp hikâyesine yaslanır. Solun bir vicdan ve doğruyu söyleyen ses olarak ortadan kalkmasıyla şirketlerin önünün açıldığını belirtir. Bu tespit önemlidir, ancak eksiktir. Kaybolan yalnız ahlaki itiraz değildir; sendikalar, kamusal düzenleme, örgütlü emek, ilerici vergi sistemi ve toplumsal pazarlık kapasitesi gibi maddi karşı-ağırlıklardır. Plütokrasinin yükselişi vicdan boşluğundan önce güç dengesindeki değişimin sonucudur. Ahlak siyasal düzeni besleyebilir, fakat demokratik denge yalnız iyi niyetten değil, gücün toplum içinde yeniden dağılmasından doğar.
III. Le Monde’un Amerika’sı: Kuruluş anındaki kapanmayan yarık
Le Monde’un America 250 dizisi bakışını bugünden 1776’ya çeviriyor. Bağımsızlık Bildirisi aceleyle yazılmış, düzeltilmiş, tartışılmış ve sonunda yalnız yeni bir devletin değil, modern siyasal dünyanın en etkili cümlelerinden birinin doğmasına yol açmıştır: Bütün insanların eşit yaratıldığı iddiası. Bu cümlenin devrimci gücü tartışılmaz. Yönetimin meşruiyetini hanedandan, gelenekten veya ilahi yetkiden değil, yönetilenlerin rızasından çıkarır. Fakat bildiriyi kaleme alan ve imzalayan toplumda kölelik yasaldır; eşitlik ilan edilirken milyonlarca insan insan sayılmamakta, kadınlar siyasal topluluğun dışında tutulmakta ve yerli halkın toprakları genişlemenin alanı olarak görülmektedir.
Bu nedenle Amerika’nın kurucu çelişkisi, sonradan sisteme bulaşmış bir kusur değildir; kuruluş anının içindedir. Cumhuriyet evrensel bir ilke ilan ederken bu ilkenin öznesini dar tanımlar. Amerikan tarihi, bir bakıma, o cümlenin kapsamını genişletme mücadelesidir: köleliğin kaldırılması, Yeniden Yapılanma, yurttaşlık ve oy hakkı değişiklikleri, kadınların oy hakkı, New Deal, medeni haklar hareketi ve sonraki eşitlik mücadeleleri. Fakat her genişleme karşısında yeni bir geri çekilme yaratmış; demokratik ilerleme hiçbir zaman doğrusal olmamıştır.
Le Monde’un üçüncü bölümünde anayasa, kurucu babalar ve George Washington’un iktidarı bırakması öne çıkar. Monarşiye dönüşü engellemek için tasarlanan kuvvetler ayrılığı ve fren-denge düzeni Amerikan kurucu aklının büyük başarısıdır. Bununla birlikte anayasal mekanizma toplumsal eşitsizliği kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Kurumlar hangi güç dağılımı içinde çalışıyorsa o dağılımın baskısını taşır. On sekizinci yüzyılın toprak, kölelik ve temsil çatışmaları bugün finansal yoğunlaşmanın, dijital platformların ve veri iktidarının içinden geçmektedir.
IV. The Economist’in Amerika’sı: Cumhuriyet’in dayanıklılık sınavı
The Economist’in bakışı daha kurumsal ve daha ihtiyatlıdır. Seçim bölgelerinin yeniden çizilmesi, seçim yönetiminin eyaletler arasında parçalanmış yapısı, mahkemelerin rolü, başkanlık yetkilerinin sınırları ve 2026 ara seçimlerinin güvenliği üzerinden şu soruyu sorar: Amerikan Cumhuriyeti, kendisini içeriden zorlayan bir yürütme karşısında ne kadar dayanıklıdır? Bu yaklaşım, otoriterleşmeyi tek bir dramatik kopuş olarak değil, kuralların teknik görünen müdahalelerle aşındırılması biçiminde okuması bakımından değerlidir.
Amerikan seçim düzeni merkezî değildir. Seçimleri tek elden yöneten ulusal bir Yüksek Seçim Kurulu bulunmaz; eyaletler ve yerel yönetimler geniş yetkilere sahiptir. Bu da bir yandan bütün sistemi tek hamlede ele geçirmeyi zorlaştırırken diğer yandan oy verme kuralları, seçmen kayıtları, sandık bölgeleri ve sonuçların onaylanması üzerinde çok sayıda müdahale noktası yaratır. Seçim vandalizmi denilen şey yalnız oyların değiştirilmesi değildir; kaybedilecek bir seçimin meşruiyetini önceden aşındırmak, idari kadroları baskı altına almak, seçim bölgelerini partizan çıkarlarla biçimlendirmek ve seçmenlerin ortak kurallara güvenini yok etmektir.
The Economist haklı olarak Amerikan kurumlarının hâlâ önemli bir direnç taşıdığını vurgular. Federalizm, bağımsız yargı gelenekleri, eyalet yönetimleri, medya, üniversiteler ve sivil örgütlenmeler yürütme gücünü sınırlayabilir. Fakat kurumsal dayanıklılık sonsuz bir sermaye değildir. Kuralların arkasındaki normlar, iktidarı kaybetmeyi kabul etme kültürü ve rakibi meşru sayma alışkanlığı çözülürse anayasa metni tek başına düzeni koruyamaz. The Economist Cumhuriyet’in işleyen mekanizmasını, Le Monde bu mekanizmanın tarihsel kuruluşunu, Kahraman ise onun toplumsal ve kültürel anlamını gösteriyor. Fakat Amerikan krizinin bütününü görebilmek için bu üç düzeyin altında bulunan güç dağılımına bakmak gerekiyor. Çünkü bir Cumhuriyet’in dayanıklılığı yalnız iyi yazılmış anayasasına veya eski kurumlarına değil, ekonomik ve siyasal gücü yeniden dengeleyebilme kapasitesine bağlıdır.
V. Üç yaklaşımın buluştuğu yer: Ortak hikâyenin çözülmesi
Üç okumanın ortaklaştığı yer, Amerika’nın kendisi hakkında anlattığı hikâyenin artık toplumu eskisi kadar bir arada tutamamasıdır. Kurucu anlatı, özgür bireylerin eşit yurttaşlar olarak ortak bir Cumhuriyet kurduğu düşüncesine dayanır. Bu anlatı hiçbir zaman bütün gerçeği kapsamasa da farklı toplumsal kesimlerin aynı siyasal çerçeveye bağlanmasını sağlayan güçlü bir meşruiyet kaynağıydı. Bugün ise aynı tarih bir kesim için özgürlük ve kurucu deha, başka bir kesim için kölelik ve dışlama, üçüncü bir kesim için kaybedilmiş ulusal büyüklük anlamına geliyor.
Sorun insanların tarih konusunda farklı düşünmesi değildir. Demokratik toplum zaten farklı yorumların birlikte yaşayabildiği toplumdur. Asıl sorun, farklı yorumların birbirini düzeltebileceği ortak olgular alanının daralmasıdır. Dijital platformlar, parçalanmış medya ekosistemi ve siyasal kutuplaşma yurttaşları yalnız farklı görüşlere değil, farklı gerçekliklere ayırıyor. Seçim sonucu, bilimsel bilgi, salgın, iklim, savaş veya ekonomik veri, üzerinde tartışılan ortak bir nesne olmaktan çıkıp kimlik sadakatinin işaretine dönüşüyor.
Bu nedenle ortak hikâye çağrısı tek sesli bir ulusal efsaneye dönüşmemelidir. Amerika’yı yeniden birleştirecek anlatı, köleliği ve dışlamayı unutturan eski masal olamaz. Kurucu vaadin gerçekleşmemiş yanlarını kabul eden, eşitliği geçmişin tamamlanmış başarısı değil geleceğin yükümlülüğü sayan çoğul bir hafıza gerekir. Üç yaklaşımın buluştuğu yer böylece aynı zamanda ayrıldıkları yeri de gösteriyor. Kahraman toplumsal ruh halini, Le Monde tarihsel yarığı, The Economist kurumsal aşınmayı görünür kılıyor. Fakat ortak hikâyeyi aşındıran gücün nerede toplandığını, kimlerin siyasal gündemi belirlediğini ve eşitsizliğin neden kültür savaşına çevrildiğini açıklamak için siyasal ekonomi katmanına geçmek gerekir.
VI. Eksik halka: Siyasal ekonomi ve plütokrasinin kurumsallaşması
Amerikan demokrasisinin bugünkü krizini yalnız kutuplaşma, yanlış bilgi veya liderlik sorunu olarak okumak sonuçları nedenlerin yerine koymaktır. Son kırk yılda vergi yapısı, finansallaşma, sendikaların zayıflaması, piyasa yoğunlaşması ve siyasal kampanyaların maliyeti ekonomik gücü dar bir kesimde topladı. Gelir ve servet eşitsizliği yalnız hayat standartlarını ayırmadı; siyasal erişimi, gündem kurma kapasitesini ve hukuk üretme imkânını da eşitsizleştirdi. Ortalama yurttaşın tercihlerinin kamu politikası üzerindeki etkisi zayıflarken örgütlü çıkar grupları ve ekonomik seçkinlerin etkisi büyüdü.
Plütokrasi burada sandığın ortadan kalkması anlamına gelmez. Seçimler yapılabilir, partiler yarışabilir ve yurttaşlar oy kullanabilir; buna rağmen karar alanı büyük servetin, lobi ağlarının, medya sahipliğinin ve kampanya finansmanının etkisi altında daralabilir. Demokratik biçim korunurken demokratik içerik boşalır. İnsanlar oy verdikleri hâlde hayatlarının temel koşulları üzerinde söz sahibi olmadıklarını düşündüklerinde sisteme güven azalır. Bu güvensizlik sınıfsal bir dille ifade edilemediğinde göçmenlere, azınlıklara, üniversitelere veya kültürel seçkinlere yönelen öfkeye dönüşür.
Kahraman’ın plütokrasi vurgusu bu nedenle son derece isabetlidir; fakat plütokrasiyi ahlaki çürümenin değil kurumsallaşmış güç ilişkilerinin sonucu olarak görmek gerekir. Demokratik karşı-ağırlık örgütlü emek, kamusal eğitim, bağımsız düzenleyici kurumlar, güçlü yerel basın ve adil vergilemeyle kurulabilir. Solun kaybı bir vicdanın susmasından ibaret değildir; ücretlilerin pazarlık gücünün, sınıfsal temsilin ve ekonomik vatandaşlığın zayıflamasıdır. Amerika’nın yeniden demokratikleşmesi de yalnız doğru sözün geri gelmesine değil, maddi karşı-iktidarların yeniden kurulmasına bağlıdır.
VII. Şirket mi, devlet mi? Yeni iktidar bileşimi
Kahraman Amerika’yı toplumdan devlete geçiş yaşayan bir ülke olarak tanımlıyor. Bu formül, Trump döneminde yürütmenin üniversitelere, medyaya ve bürokrasiye yönelik baskısını açıklamak bakımından yararlı; fakat Amerikan tarihindeki devlet kapasitesini olduğundan küçük gösterme tehlikesi taşıyor. Federal devlet kıtanın genişlemesinden demiryollarına, savaş ekonomisinden uzay programına, internetten yarı iletkenlere kadar ekonomik ve teknolojik dönüşümün daima merkezinde bulundu. Devlet hiçbir zaman bütünüyle dışarıda değildi.
Bugün görülen şey şirketlerin devleti ele geçirmesi ya da devletin toplumu tek başına bastırması gibi iki seçenekten biri değildir. Ortaya çıkan yapı, güvenlik bürokrasisi, büyük teknoloji şirketleri, savunma sanayii, finans sermayesi ve yürütme gücünün farklı oranlarda birleştiği yeni bir iktidar bileşimidir. Veri altyapısı özel şirketlerin elinde, askerî ve stratejik talep kamuda, finansman piyasalarda, düzenleme ise aynı aktörler arasındaki döner kapılarda şekilleniyor. Kamu ile özel arasındaki sınır silinirken demokratik sorumluluğun adresi de belirsizleşiyor.
Bu yapı klasik neoliberalizmin “küçük devlet” söylemini aşmaktadır. Devlet küçülmüyor; toplumsal koruma, emek ve yeniden dağıtım alanında geri çekilirken güvenlik, teknoloji, sanayi politikası ve jeopolitik rekabet alanında büyüyor. Şirketler de devletten bağımsız hareket etmiyor; kamu siparişleri, araştırma fonları, ihracat kontrolleri ve stratejik koruma sayesinde güçleniyor. Dolayısıyla asıl soru şirket mi devlet mi değildir. Soru, şirket ile devletin hangi toplumsal denetim altında birleştiği ve bu birleşmenin kamusal yarar mı, yoğunlaşmış özel güç mü ürettiğidir.
VIII. Altıncı teknolojik dalga ve demokrasinin gecikmesi
Amerika yapay zekâ, yarı iletkenler, biyoteknoloji, robotik, enerji dönüşümü ve savunma teknolojilerinde altıncı büyük teknolojik dalganın başlıca merkezidir. Üniversiteler, risk sermayesi, federal araştırma bütçesi, Pentagon ve teknoloji şirketleri arasındaki ekosistem ülkeye benzersiz bir yenilik kapasitesi sağlıyor. Fakat her teknolojik devrim gibi bu dalga da yalnız yeni araçlar üretmiyor; mülkiyet yapısını, çalışma ilişkilerini, bilgi düzenini ve siyasal iktidarın ölçeğini değiştiriyor.
Teknolojik kapasite ile demokratik uyarlama aynı hızda ilerlemiyor. Yapay zekâ modelleri, veri merkezleri, iletişim platformları ve algoritmik karar sistemleri birkaç şirketin elinde yoğunlaşırken yurttaşların bu sistemlerin nasıl çalıştığını bilme ve sonuçlarına itiraz etme imkânı sınırlı kalıyor. Seçim kampanyaları, haber tüketimi, işe alım, kredi, güvenlik ve eğitim giderek algoritmik süzgeçlerden geçiyor. Teknoloji ekonomik verimlilik sağlarken görünmez bir anayasa gibi davranmaya, insanların seçeneklerini ve kamusal görünürlüğünü belirlemeye başlıyor.
K6 açısından Amerika’nın temel paradoksu budur: teknolojik dalganın önünde, onun toplumsal ve demokratik uzlaşmasının gerisindedir. Carlota Perez’in tarif ettiği biçimde büyük teknolojik sıçramalar önce finansal coşku ve yoğunlaşma, ardından kurumsal düzenleme ve toplumsal yayılma evresi yaratır. Bugün Amerika henüz bu ikinci evrenin kurallarını kuramamıştır. Yenilik kapasitesini korurken teknoloji şirketlerini demokratik denetime açmak, veri mülkiyetini düzenlemek, üretkenlik kazançlarını topluma yaymak ve yapay zekâ çağının yeni sosyal haklarını tanımlamak zorundadır.
IX. Üniversiteler, kimlikler ve kültür savaşının siyasal ekonomisi
Amerikan üniversiteleri dizinin bütün okumalarında özel bir yere sahip. Kahraman için üniversite Amerika’nın bilgi ve özgürlük kapasitesinin merkezidir; aynı zamanda ticarileşme, idari büyüme, güvencesiz akademik emek ve kimlik tartışmalarıyla sıkışmış bir kurumdur. Trumpçı siyaset açısından ise üniversiteler yalnız eğitim kuruluşu değil, liberal seçkinlerin kültürel kalesidir. Bu nedenle araştırma fonlarından öğrenci vizelerine, müfredattan kampüs protestolarına kadar uzanan müdahaleler bir bütündür.
Üniversitelerin eleştirilecek çok yanı vardır. Yüksek öğrenimin maliyeti artmış, öğrenci borçları büyümüş, geçici akademik istihdam yaygınlaşmış ve yönetim aygıtı genişlemiştir. Büyük bağış fonlarına sahip seçkin kurumlarla küçük üniversiteler arasındaki fark derinleşmiştir. Ancak federal araştırma fonlarının kesilmesini önemsiz saymak mümkün değildir. Bu fonlar yalnız kurumların bütçesini değil, temel bilimden sağlığa ve savunma teknolojisine kadar Amerikan yenilik sisteminin omurgasını oluşturur. Üniversiteye karşı açılan savaş, uzun vadede ülkenin bilimsel üstünlüğünü de aşındırabilir.
Kimlik siyasetini de yalnız aşırı siyasi doğruculuğun ürünü gibi okumamak gerekir. Irk, cinsiyet ve aidiyet mücadeleleri gerçek dışlanma deneyimlerinden doğmuştur. Fakat maddi güvensizlik, bölgesel gerileme, ücret baskısı ve statü kaybı konuşulamadığında kültürel çatışma bütün siyaseti yutabilir. Cumhuriyetçi sağ ekonomik öfkeyi kimlik tehdidine çevirirken liberal kurumlar da zaman zaman temsil dilini ekonomik eşitliğin yerine koymuştur. Kültür savaşının çözümü kimlik taleplerini bastırmak değil, onları ortak sosyal haklar ve ekonomik güvenlik zeminiyle yeniden birleştirmektir.
X. 11 Eylül: Bir felaketi kullanmak ile açıklamak arasındaki sınır
Kahraman’ın 11 Eylül’e ayırdığı yazı dizinin en kişisel ve en tartışmalı bölümüdür. Saldırıdan hemen sonra New York’a gidişi, kentin korkusunu ve enkazın yarattığı ruh hâlini doğrudan aktarır. Daha önemlisi, Amerika’nın 11 Eylül’ü Afganistan’dan Irak’a, Guantanamo’dan iç güvenlik düzenine kadar genişleyen bir savaş siyasetinin meşruiyet kaynağına dönüştürdüğünü hatırlatır. Gerçekten de Irak işgalinin 11 Eylül saldırılarıyla kanıtlanmış bir bağlantısı yoktu; buna rağmen toplumsal şok savaş kararının siyasal zeminini oluşturdu.
Fakat burada kesin bir ayrım gereklidir. Bir yönetimin felaketten yararlanması, felaketi yaratmış olduğunu göstermez. “Kimin işine yaradı?” sorusu “Kim yaptı?” sorusunun kanıtı değildir. 11 Eylül’ün failleri ve operasyonel örgütlenmesi hakkında kapsamlı bir soruşturma külliyatı vardır. Tartışılması gereken, saldırının bilinmezliği değil, istihbarat ihmallerinin kapsamı, güvenlik bürokrasisinin büyümesi ve olayın ilgisiz savaşları meşrulaştırmak için kullanılmasıdır. Eleştiri kanıt ile kuşkuyu ayırdığı ölçüde güçlenir.
Aynı dikkat İsrail-Filistin meselesi için de gereklidir. Bu çatışmayı binlerce yıllık değişmez bir Yahudi-Müslüman düşmanlığına indirgemek, modern ulusçuluğu, sömürgecilik tarihini, toprak sorununu, işgali ve uluslararası güç ilişkilerini görünmez kılar. Din çatışmanın güçlü bir boyutudur, fakat başlangıç açıklaması değildir. Amerika’nın Orta Doğu politikası da tek bir uygarlıklar çatışması şemasından değil; enerji, güvenlik, İsrail’le ittifak, silah ekonomisi ve bölgesel güç dengelerinin birleşiminden okunmalıdır.
XI. 250 yaşında iki Amerika: Cumhuriyet ve imparatorluk
Amerika’nın 250 yıllık tarihi iki siyasal biçimi birlikte taşır. Birincisi, iktidarı sınırlamak, temsilî yönetimi kurmak ve yurttaşların özgürlüğünü güvenceye almak isteyen Cumhuriyettir. İkincisi, kıtasal genişlemeden denizaşırı müdahalelere, askerî üslerden dolar sistemine kadar uzanan imparatorluk kapasitesidir. Bu iki Amerika birbirinin tamamen zıddı değildir; çoğu zaman aynı kurumlar, aynı özgürlük dili ve aynı istisnacılık inancı içinden doğmuştur.
Cumhuriyet içeride iktidarın sınırlandırılmasını isterken imparatorluk dışarıda hareket serbestisi arar. Bu çelişki zamanla içerideki düzeni de dönüştürür. Sürekli savaş hâli yürütmeyi güçlendirir, güvenlik bürokrasisini büyütür, gizliliği artırır ve olağanüstü yetkileri normalleştirir. Dışarıda hukuk sınırlarını esneten devletin içeride her zaman ölçülü kalacağı varsayılamaz. 11 Eylül sonrası güvenlik düzeni bu geçişin en açık örneğidir.
Bununla birlikte Amerika’yı yalnız imparatorluk olarak tanımlamak da eksiktir. Aynı toplum köleliği kaldıran, yurttaşlık haklarını genişleten, savaşa karşı çıkan, üniversite ve mahkemeler yoluyla iktidarı sınırlayan güçlü hareketler üretmiştir. Cumhuriyet ile imparatorluk arasındaki mücadele devletin dışında değil, Amerikan tarihinin içindedir. 250. yılın gerçek anlamı da geçmiş başarıların kutlanmasından çok, bu iki damardan hangisinin geleceği belirleyeceği sorusunda yatıyor.
XII. Sonuç: Özgürlüğün geleceği, gücün sınırlandırılmasına bağlı
Kahraman’ın Amerika’sı bize kültürün, yaşanmışlığın ve özgürlük duygusunun kaybını gösteriyor. Le Monde kurucu cümlenin devrimci gücüyle onun içinde saklı dışlamayı yan yana getiriyor. The Economist seçimlerin, mahkemelerin, federalizmin ve yerleşik normların ne ölçüde dayanabileceğini sorguluyor. Bu üç okuma birlikte ele alındığında Amerika’nın yalnız bir liderlik krizi değil, meşruiyet, eşitlik ve güç krizi yaşadığı görülüyor.
Trump bu krizin nedeni olmaktan çok hızlandırıcısı ve ifadesidir. Onu mümkün kılan zemin uzun süredir hazırlanıyordu: servetin yoğunlaşması, örgütlü emeğin zayıflaması, savaş devletinin büyümesi, ortak medya alanının parçalanması, üniversiteler ile taşra arasındaki kültürel mesafenin açılması ve dijital şirketlerin kamusal alan üzerinde kurduğu olağanüstü denetim. Demokratik gerilemeye verilecek cevap bu nedenle yalnız Trump karşıtlığı olamaz. Cumhuriyetin ekonomik ve teknolojik temelini yeniden demokratikleştirmek gerekir.
Amerika’nın kurucu vaadi hâlâ güçlüdür, çünkü tamamlanmış bir gerçeği değil yerine getirilmemiş bir yükümlülüğü ifade eder. Bütün insanların eşit yaratıldığı cümlesi 1776’da doğru olduğu için değil, doğru hâle getirilmesi gereken bir ölçü sunduğu için yaşamaktadır. Fakat bu ölçü, ekonomik yurttaşlık olmadan; bilgi, veri ve teknoloji üzerindeki iktidar sınırlandırılmadan; seçimlerin yalnız yapılması değil sonuçlarının meşru kabul edilmesi güvenceye alınmadan korunamaz.
İki yüz elli yıl sonra soru değişmemiştir: İktidarı kim sınırlayacak? Değişen yalnız iktidarın biçimidir.
Kaynakça
Kaynakça, makalenin doğrudan yararlandığı yazı dizileriyle kurucu belgeleri ve siyasal ekonomi, demokrasi, üniversite, teknoloji ve K6 eksenlerini taşıyan temel çalışmaları kapsar.
I. İncelenen yazı dizileri
Kahraman, H. B. (2026, 1 Eylül). Amerika – 1. T24. Bağlantı
Kahraman, H. B. (2026, 4 Eylül). Amerika (2): Toplumdan devlete geçişin sıkıntıları. T24. Bağlantı
Kahraman, H. B. (2026, 8 Eylül). Amerika (3): Endişe çağı. T24. Bağlantı
Kahraman, H. B. (2026, 11 Eylül). Amerika (4): Kimlikler, üniversiteler, politika…. T24. Bağlantı
Kahraman, H. B. (2026, 15 Eylül). Amerika (5): ABD bu 11 Eylül’ü çok sevdi. T24. Bağlantı
Kahraman, H. B. (2026, 18 Eylül). Amerika-6: Amerika 250 yaşında. T24. Bağlantı
Le Monde. (2026). America 250 [Yazı dizisi]. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 22 Haziran). 250 ans d’indépendance américaine: Vite écrit, raturé, débattu… le texte qui a constitué les Etats-Unis, et changé le monde. Le Monde. America 250, 1/13. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 23 Haziran). 250 ans d’indépendance américaine: L’acte de naissance et le péché originel d’un monde nouveau. Le Monde. America 250, 2/13. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 24 Haziran). 250 ans d’indépendance américaine: La Constitution, les Pères fondateurs et l’invention d’une nation. Le Monde. America 250, 3/13. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 25 Haziran). 250 ans d’indépendance américaine: Thomas Jefferson et John Adams, « les pôles Nord et Sud de la révolution américaine ». Le Monde. America 250, 4/13. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 26 Haziran). 250 ans d’indépendance américaine: Quand John Adams prédit que la démocratie finira par se suicider. Le Monde. America 250, 5/13. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 27 Haziran). 250 ans d’indépendance américaine: Frederick Douglass, l’ancien esclave devenu célébrité qui fustige l’hypocrisie de la république. Le Monde. America 250, 6/13. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 28 Haziran). 250 ans d’indépendance américaine: L’abandon de la démocratie multiraciale. Le Monde. America 250, 7/13. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 29 Haziran). 250 ans d’indépendance américaine: À Sand Creek, un massacre dans la prairie. Le Monde. America 250, 8/13. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 30 Haziran). 250 ans d’indépendance américaine: Sinclair Lewis, l’écrivain nobélisé qui a fait « exploser la suffisance » de l’Américain moyen. Le Monde. America 250, 9/13. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 1 Temmuz). 250 ans d’indépendance américaine: Le bicentenaire de 1976 fêté dans un élan de patriotisme malgré les divisions. Le Monde. America 250, 10/13. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 2 Temmuz). 250 ans d’indépendance américaine: Trump, le révisionnisme, et des citoyens mobilisés pour rétablir les faits. Le Monde. America 250, 11/13. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 3 Temmuz). 250 ans d’indépendance américaine: La droite chrétienne aux avant-postes de la réécriture de l’histoire. Le Monde. America 250, 12/13. Bağlantı
Lesnes, C. (2026, 4 Temmuz). 250 ans d’indépendance américaine: Un anniversaire désenchanté. Le Monde. America 250, 13/13. Bağlantı
The Economist. (2026). America at 250 [Yedi bölümlük etkileşimli yazı dizisi]. Bağlantı
The Economist. (2026, 15 Ocak). America has coped with worse things than Donald Trump [Yazı dizisine giriş]. Bağlantı
The Economist. (2026, 12 Şubat). Enlightenment ideals meet American reality. America at 250, Bölüm 1/7. Bağlantı
The Economist. (2026, 5 Mart). A house divided. America at 250, Bölüm 2/7. Bağlantı
The Economist. (2026, 26 Mart). Industrial liberalism and its critics. America at 250, Bölüm 3/7. Bağlantı
The Economist. (2026, 16 Nisan). War and the making of a superpower. America at 250, Bölüm 4/7. Bağlantı
The Economist. (2026, 14 Mayıs). The cold war, Vietnam and a fractured America. America at 250, Bölüm 5/7. Bağlantı
The Economist. (2026, 11 Haziran). From ‘Morning in America’ to endless conflict. America at 250, Bölüm 6/7. Bağlantı
The Economist. (2026, 2 Temmuz). Hope, backlash and the battle for America. America at 250, Bölüm 7/7. Bağlantı
The Economist. (2026, 23 Nisan). America is vulnerable to electoral vandalism. Bağlantı
The Economist. (2026, 23 Nisan). Might Donald Trump try to rig the midterms? Bağlantı
Economist Intelligence Unit. (2025). Democracy Index 2024: What’s wrong with representative democracy? Bağlantı
II. Kurucu belgeler ve tarih
National Archives. (1776). Declaration of Independence: A transcription. Bağlantı
National Archives. (1787). Constitution of the United States: A transcription. Bağlantı
National Archives. (1791). The Bill of Rights: A transcription. Bağlantı
Hamilton, A., Madison, J., & Jay, J. (1787–1788). The Federalist Papers. Library of Congress. Bağlantı
The National Commission on Terrorist Attacks Upon the United States. (2004). The 9/11 Commission report. Bağlantı
III. Demokrasi ve siyasal ekonomi
Bellah, R. N. (1967). Civil religion in America. Daedalus, 96(1), 1–21. Bağlantı
Foner, E. (2019). The second founding. W. W. Norton. Bağlantı
Gilens, M., & Page, B. I. (2014). Testing theories of American politics. Perspectives on Politics, 12(3), 564–581. Bağlantı
Hacker, J. S., & Pierson, P. (2010). Winner-take-all politics. Simon & Schuster. Bağlantı
Lepore, J. (2018). These truths: A history of the United States. W. W. Norton. Bağlantı
Levitsky, S., & Ziblatt, D. (2018). How democracies die. Crown. Bağlantı
Levitsky, S., & Ziblatt, D. (2023). Tyranny of the minority. Crown. Bağlantı
Putnam, R. D. (2000). Bowling alone. Simon & Schuster. Bağlantı
Tocqueville, A. de. (2000). Democracy in America. University of Chicago Press. (Özgün eser 1835 ve 1840). Bağlantı
IV. Üniversite, teknoloji ve K6
Academic Freedom Index. (2026). Academic Freedom Index. Bağlantı
Acemoglu, D., & Johnson, S. (2023). Power and progress. PublicAffairs. Bağlantı
Butler, J. (1990). Gender trouble. Routledge. Bağlantı
Mazzucato, M. (2018). The entrepreneurial state. PublicAffairs. Bağlantı
Miller, C. (2022). Chip war. Scribner. Bağlantı
Morozov, E. (2026, Haziran). When it comes to China, America has a plan. Le Monde diplomatique. Bağlantı
Perez, C. (2002). Technological revolutions and financial capital. Edward Elgar. Bağlantı
Zuboff, S. (2019). The age of surveillance capitalism. PublicAffairs. Bağlantı
(*) Tükel Araştırma ve Proje Danışmanlığı. Le Monde (13 makale) ve The Economist (8 Makale) ABD 250. yıl yazı dizilerinin toplu özetleri yazardan mail yoluyla talep edilebilir.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


